<sonsuzmektup şiir ,şair,aşk,sevgi,özlem,mutluluk,duygu,edebiyat,makale,deneme,hikaye,şiir,aşk,şair, özdemir asaf, özdemir asaf şiirleri, özdemir asaf siirleri, özdemir asaf siiri, siir, şiir, şiiri,Ümit, umit, yasar, oguzcan, Yaşar, ümit, oğuzcan, yaşar,deneme yazıları,şiirler,makaleler,yolcu,serbest şiirler ,Oğuzcan, şiir, siir, kitap, hediye, edebiyat,atilla ilhan Şiiri, şiirleri, eserleri, şiir kitabı,hayatı,yaşamı,biyografisi,yazıları, şiir,deneme, inceleme, felsefe, #ccceviri, yazar, a#sssk, itiraf, portal, g#uuuzel s#ooozler, izlenim, yaz#iii, yazar, yazarl#iiik, dergi, ele#ssstiri, senaryo, bilimsel, metin, sanat, sosyoloji, siir, ask,amatör, yazı, atasözü,siir, sair, aşk şiirleri, sevgi şiirleri, ayrılık şiirleri, özlem şiirleri, hasret şiirleri, romantik şiirler, duygusal şiirler, türkçe, türk, ŞİİR, ŞAİR, SIIR, SAIR, siirler, sairler, şiir, poem, poetry, poet, sair, literature, edebiyat, turk, turkce, turkish, sanat, ask, sevgi, deyim, edebiyat, ödül, fabl, fıkra, makale, masal, öykü, yarışma, özdeyiş, piyes, sözlü, anlatım, şair, yazar, biyografi, şiir, hikaye, türk, yazılı, amatör, fotoğraf, bilgi, bulmaca, canlı, tv, yayın, ekart, faydalı, bilgi, link, haber, hava, durum, karikatür, köşe, muhabbet, forum, form, reklam, yayınevleri, yeni, kitap, liste, ziyaretçi, defter, günün,türkçe dersi,edebiyat dersi,kaynak,edebiyat eğitimi,ilköğretim,lise,öğretmen,öğrenci,istanbul, edebiyat, #sssiir, #oooyk#uuu, deneme, inceleme, felsefe, #ccceviri, yazar, a#sssk, itiraf, portal, g#uuuzel s#ooozler, izlenim, yaz#iii, yazar, yazarl#iiik, dergi, ele#ssstiri, senaryo, bilimsel, metin, sanat, sosyoloji, siir, ask,türk dili,ders,ders destek,ders notları,deneme, denemeler, denme, denneme, denemesi, Çeşitli kategorilerde binlerce deneme ve amatör yazar denemeleri,eğitim,edebiyat,türk edebiyatı,dilbilgisi,dil ve anlatım,kompozisyon,edebiyat yıllık,edebiyat soru bankası,rehberlik,deyimler,terimler,atasözleri,özdeyişler,piyesler,tiyatro,sınavlar,sbs,oks,lgs,öss,oss,kpss,soru bankası,ders planları,türkçe yıllık plan,türkçe günlük plan,soru,sorular,testler,soru bankası,öğretmenleri,ogretmenler,öğrenciler,forum ,söz, tarihte, bugün, sorusu, öneriler>


sonsuzmektup

9/5/2008 - GELİRİM SANA

Kategori: SIIR

GELİRİM SANA

 

« Uzakta » diye sakin aglama,
Ansizin cikar gelirim sana,
Gozlerini kapatip umutsuzluga dalma,
Olmazlari asar yinede gelirim sana….

Gozden irak gonulden irak deseler bile,
Mesafeler engel olamaz benim sevgime,
Sakin ola gun gelir unutur sanma,
Bu kalp olacak ebediyen sana muptela…,

Hayalin yasatir beni bu hayatta
Sen varsin baktigim her noktada,
Tutundugum dalim oldun sen benim,
Kopatirlarsa biterim inan sevdigim…

Gokyuzunde bulutlar kadar kuskun yuregim,
Kursagimda dugum dugum hevesim,
Bir umut kolsa su yarali gonlume,
Gelirim sana, hala deli divane….

 

 

 

 

Bağlantı

9/5/2008 - SEVDİRMEYİ BİLENDİN

Kategori: SIIR

SEVDİRMEYİ BİLENDİN

 
 
 

 

Öyle
Özledim ki
Seni

Bir bilsen çölün
Kuşattığı rengi

Serabı
Ahenk içinde
Umutların
Kalan hecesinde

Sineyi halim
Ummanların
Misali seyri

 

Seni
Öyle
Özledim ki

Hiç
Göremeyecek gibi

Aşk

Onun yolunda
Ölüm
Ne ki

O nefesler
Yetecek mi

Sen ki
Ne zorlu bir bilmece
Öyle değil mi

Verilen
Nefesler ki

Güzellik kâfi
Olan sebep mi

Cazibe
Hikmet için
Ne kadar mebni

Çok mu önemli
Haiz olmak için
Yeterli mi

Sen ki
Bir özlenen
Umutlar yeşerten
Gül-ü hazsın

Ben ki
Çaresizlik içinde
Tükenen
Can
İçinde bir pasım

Senden
Aldığım haz
Sevdalar içinde
Ölesiye niyaz

Öyle
Bir hazan ki
Kalan şu anda
Yaşayan
Mahzun enkazda

Özlenen
Merak edilen
Hayalleri
Öylece hasreden

İnsanı
Melali içinde
Meşk ile o
Şevki veren

Her
Fedakârlık için
Melalini
Tetikte
Hazır bekleten

Aşkın
Selinde
Yaprağın elim
Hicranını yaşatan
bircansın

Biliyorum ki
Başka
Dünyaların

An içinde
Soluyanların
Hasretindesin

Ahirin için
Nefeslenen
Ne mübarek
Bir nefessin

Şensin
Ah sitemlisin
Sabır içinde
Yetinmeyi bilensin

Sen
Halim için
Bahşedilmiş
Ne hoş
Bir idraksin

 

 

 

 

 

 

Bağlantı

9/5/2008 - BOYNUMDAN AKAN YAZLARLA, ERGUVAN MEVSİMİ…

Kategori: DENEME

  BOYNUMDAN AKAN YAZLARLA, ERGUVAN MEVSİMİ…
Karantinaya alınan gül bahçelerime, martla birlikte güneş vurdu, yorgun yağmurları geride bırakıp, tomurcukları patlatan baharla, meltem, adını fısıldadı… Kurşun kalemden izleri, gönlümün; yeniden belirdi. Senfonilerin bulutlu kemanlarını titreten ince isyanlar, keskin gözyaşları, Aşiyan'da, ömür başlatan erguvanların gölgelerine saklandı… Masallardaki kavuniçi heyecanlara benzer, bir tıka basa martı çığlığı körfezde… Maviyi yeşille birleştirdiğim suların raksında bir söylem, eski zaman yitmelerinde… Bu şehrin kokusuna dokunduğum saatlerdi, omuzlarıma çöken hasreti, sevdiğim ellerle sıyırıp atarken, erguvanların şehrine bir selam çaktım, kaldırımlarını, taş sokaklarını, bitmeyen ışıklarını, sönmeyen insanlarını, durmayan yaşantısını… Evsiz amcanın başrolünde, sarhoş aşığın yönettiği oyunda ve kendi filmimizin galasında, boğazda bir eflâtun huzme… Kalemimin bağırdığı 'sen', teninden dökülen yediverenler… Toprakta adımın, adımın katmer katmer erguvan… Erguvanların, kanım… Bir derin 'es, sonrası yeniden hayat… Kalabalığı yaran beyazlıkta, bejden maviye bir asuman kopyası, sende zaman ve bende tan vakti, sümbüller…Anka kuşunun zümrüt tüylerinde saklı masalımız ve bir gurbetçinin nabzından bağıran sıla hasretinde… Gözlerimi yapıştıramadığım aynalara iliştirilmiş temmuzlar ve bir dolu elma şekeri düşlerim… Boynumdan akan yaz, avuçlarındaki bahara döküldü. Burada her mevsim körfez alkol ile sarmalar aşkı… Fallardan renk renk, boncuk boncuk dökülür ve kadehler çarpar birbirine, çarptıkça çoğalır sevda sözleri ve ben rüyama sıralarım incilerimi… Gelişinin soluksuzluğunda fısıldarken şarkımı, sığamadığım renklerden bir uzanış, buselerle kaplı… Uykulu sabahlarımı donattığın erguvanlarla gün doğdu ve şehrimde aşk koktu, saçıldı incilerim ayaklarımızın dibine… uzanıp duydum kokunu akşamsefaları arasından, sustum ve dudaklarım kırdı karantinasını bahçelerin, tek gül, tek sevda, tek kızıl…

D. Marmasan

 

 

 

 

 

Bağlantı

9/5/2008 - İhtiyar Delikanlı (Oldboy)

Kategori: GENEL

İhtiyar Delikanlı (Oldboy)
Yönetmen: Chan-wook Park
Senaryo yazarı:
Hikaye:
Garon Tsuchiya,
Çizgi roman: Nobuaki Minegishi,
Uyarlama: Jo-yun Hwang, Chun-hyeong Lim, Joon-hyung Lim, Chan-wook Park
Yapımcı: Seung-yong Lim
Görüntü yönetmeni: Jeong-hun Jeong
Kurgu: Sang-Beom Kim
Oyuncular: Min-sik Choi, Ji-tae Yu, Hye-jeong Kang, Dae-han Ji
Müzik: Yeong-wook Jo
Tür: Dram, gerilim, gizem, aksiyon
Yapım: Güney Kore,2003, 120 dakika
Ödülleri
57. Cannes Film Festivali;
Jüri Grand Prix Ödülü: Park Chan-wook,
Elendi de Palme D'or: Park Chan-wook
2004 Grand Bell Ödülleri;
En iyi yönetmen: Park Chan-wook,
En iyi aktör: Choi Min-sik,
En iyi yapım:Kim Sang-beom,
En iyi aydınlatma: Park Hyun-won,
En iyi müzik: Yeong Wook Jo,
37. Festival Internacional de Cinema de Catalunya;
Maria Ödülü - En iyi film,
José Luis Guarner Ödülü - Critics' En iyi film,
2004 Bergen International Film Festivali - Audience Ödülü
2004 British Independent Film Ödülleri - En iyi film
2004 Avrupa Film Ödülleri - Elendi Screen International Ödülü

Film Oh Dae - Su'nun yağmurlu bir gecede kaçırılması ve 15 yıl boyunca bir odada esir kalmasını anlatarak başlar. Bulunduğu odanın nerede olduğunu, ne için orada olduğunu, ne kadar süre orada kalacağını bilmez Oh Dae - Su. Odada bir televizyon ve ihtiyaçlarını karşılayacak banyo, yatak vb. eşyalar bulunmaktadır.

("15 yıl süreceğini söyleselerdi, dayanmak daha kolay olabilir miydi? Yoksa dayanamaz mıydım?" der bir sahnede Oh Dae - Su. Bu tıpkı insanların ne zaman öleceğini bilmek istemesi gibidir bence. Ne kadar zaman sonra öleceğimizi bilseydik, o günün her gün biraz daha yaklaşmasına dayanabilir miydik? Ya da her gün bir çentik atarak günlerini geçiren hapishane mahkûmlarının mahkûmiyetlerine tahammülleri günler azaldıkça artıyor mudur ki?)

Oh Dae - Su ilerleyen zamanlarda odasındaki televizyondan karısının öldürüldüğü haberini duyar. Üstelik bu işin suçlusu olarak da kendisi aranmaktadır. Oh Dae-Su bütün bu olanların başına niye geldiğini düşünmeye başlar, yaptığı tüm kötülüklerin listesini çıkarır. Böylece kendisine bu kötülüğü yapanı bulabileceğini düşünür. Bu kadar kötülük sebepsiz yere yapılamaz diye düşünür çünkü. Ancak her şey düşündüğü kadar basit olmayacaktır.

İntihar etmek ister, tünel kazıp kaçmak ister. En sonunda kendini, bir hipnoz seansı sonrasında, dışarıda bulur. Filmin gerisi de soluksuz izlenir. "İster kaya olsun isterse de kum tanesi olsun, ikisi de suda aynı şekilde batar." Bu cümle sıkça duyuluyor film sırasında. Ve ilk başta "anlamlı" bulduğunuz bu sözü, film biterken "çok anlamlı" buluyorsunuz. Ne anlatsam ne yazsam, alıntılamış olacağım filmi ("spoiler" çok kullanılan bir tabirle). Öte yandan her söylemek istediğim söz, bir sahnenin çelik bir ustura gibi, incecik bir kağıt gibi insanın yüreğini çizen düşüncelere, sözlere, hareketlere çeviriyor yüzünü.

Gerektiğinde el kamerası ve dijital kamera kullanımları, tabi ki bir de ustalıklı bir şekilde sahneler arası geçişler filmi zihinsel bir şölene dönüştürüyor.

"Bir canavardan daha kötü olsam bile, yaşamaya hakkım yok mu?" der Oh Dae - Su. İlk başta anlamayız bu sözün derinliğini. Zaman geçtikçe, film çözüldükçe, perde yavaş yavaş kalkıp resmin tamamı göründükçe her şeyin sadece baktığımız kadar olmadığını anlarız. Uzun zaamndır yazmak istediğim bu filmi nihayet buraya aktarabilmenin sevinci var içimde. Zor, yorucu ama çarpıcı ve çok etkileyici bir film. Mutlaka izlenmeli diyerek yine filmden bir cümle ile bitiriyorum bu yazıyı. "Gülün ve dünya da sizinle gülsün, ağlayın ama yalnız başınıza ağlayın"

Keyifli hafta sonları
Kahvenizin köpüğü, içinizde huzur daim olsun!

M. Mine

 

 

 

Bağlantı

9/5/2008 - AYRIL-DI GÜL

Kategori: DENEME

AYRIL-DI GÜL

Sessiz sedasız naralar kopuyordu içinde... Anlatmayı bir türlü başaramamanın verdiği acıyla kavruluyordu bedeninde zapt olunamayan ruhu. Ateşler içinde yanıyordu sanki de. Alev alevdi her yan. Korlar yeniden sebeplenmişti yaz güneşine tutulan dinlendirici gözlük camlarından. Niye böyle olmuştu? Bu hayatın garezi neydi onun küçücük bedenine ki bunca acı yüklüyordu sırtına... İşte sonunda olan olmuştu. Hem annesini hem kardeşini bir kere daha, üstelik son kez kaybediyordu. Etmişti bile... Kimin yüzündendi bütün bunlar. Tek kelime bile etmemişti annesi. Yo etmişti; "Bu dolabı da alacaksınız.". Ne yapyama çalışıyorlardı el birliğiyle insancıklar???

Ve, ayrıl-dı GÜL. Artık gözleri hiç parlamayacak, kardeşinin sakalının çıktığını bile göremeyecekti. Ve bu annesini son görüşü olacaktı. Bundan adı gibi emindi. Peki şimdi ne yapacaktı. Annesinin onu terketmesi yetmiyormuş gibi, kardeşine telefonlardan olsun ulaşamaması yetmiyormuş gibi bir de polis tehditi dolanıyordu şimdi de ortalarda; "baba" emir vermişti: "etrafımızda görüp duymayacağız onu!", zarar mı verecekti onlara bu minicik beden? Kocaman kalbi vardı, belki mangal gibiydi yüreciği ama o sadece sevmeyi bilirdi.

Aylarca İngilterelerde, Ankaralarda sadece "anacığım, kardeşim..." hatta "babam" bile diyerek gözyaşları içinde geçirmişti gecelerini. Peki ya şimdi? Bu sessiz hıçkırıklarına kim sahip çıkıp onun sessiz sesine ses olacaktı. Herkes ebe gümeci oynar gibi kaçışıyordu. Yine yalnızdı, yine bir tek Yaradan'ı vardı onun...

Her anne canından parça olan evladını değil de bir başkası sayılan evlendiği adamı mı tercih ederdi acaba onun yerine? Bu soruha ah bir cevap bulabilseydi. Ah!!! Her kardeş suskun mu kalırdı ablasına yapılan haksızlıklara karşın? Hiç mi aramaz sormazdı, yada aramalarına hiç mi cevap vermezdi?... Yoksa artık bu soruları sormak için çok mu geçti.

Ayrıl-dı GÜL. Tamamen. Şimdi kimsenin bilmediği evinde geceleri başkalarının yazdığı senaryolara ağlıyor. En azından onlar hayatta rol yapan yalancı insanlardan daha gerçekçi oynuyor diye. Lale için, Ege, Ece ve Naz için gözyaşı akıtıyor o şimdi. Hatta Kerim ve minik Zeynep. Onların hepsi "anne" diyor birilerine. "Ablacım" diye sarılıyor Pelin Lale'ye "senden başka kimim var" diye, ve ona kötülük yapanlara ders veriyor ona bile belli etmeksizin. Evet, şimdi GÜL sadece "ELVEDA DERKEN" için ağlıyor soğuk odasında sıcacık yatağına kıvrılarak sigarasını tüttürürken. Ve yine ihmal etmiyor yatmadan önce ilaçlarını içmeyi. Ne de olsa artık bir hatırlatanı, "ilaçlarını içtin mi?" diye soran bir annesi yok. Dayısı yada anneannesi de... Dedim ya; AYRIL-DI GÜL!

AYIRDILAR!!! HEMDE HİÇKİMSEYE O MİNİK ÇOCUĞA, ACILI ANNEYE BİLE ACIMADAN. TEK CELSEDE AYIRDILAR GÜL'Ü. AH DAYISI, ANNEANNESİ SAĞ OLACAKTI Kİ...

G. Uysal

 

 

 

 

Bağlantı

7/5/2008 - DOĞMAK VARDIR BAHARDA

Kategori: DENEME

DOĞMAK VARDIR BAHARDA
Ne güzel baharda doğmak, doğduğunu bilmek! Yeşeren her şeyle birlikte yeşermek, çiçek açmak, güzelleşmek.. Her rüzgarın nazı geçer bu mevsimde.Her yağmurda ıslanırsın bile bile..Islanmış toprağın kokusu dağılır her bir yere de, bereketi bulursun baktığın köşede..

İnsan doğayla uyanır, silkinip kurtulur rehavettinden..Kışın ördüğü pusuyu, kasveti yırtar atarsın ellerinle sanki..Bu zamanlar da hep dışarıda olmak istersin..Yeşilin, sarının, pembenin, morun kolkola tonları gözlerini kuşatırlar..Koşmak istersin, denizi seyretmek istersin, pikniğe kaçalım istersin, yemeyi-içmeyi daha çok istersin, aşık olmak istersin..Az çok yorulunca insan, bir ağacın sırtında dinlenlenmeli..Şöyle hafiften kapatıp gözlerini semaya doğru, dinlemeli canım İstanbul'u...Evet şiirde ki gibi dizelere bırakmalı kendini..Mutluluğu düşünmeli, kuş seslerini dinlemeli, yaprakların sohbetini dinlemeli, yakmayan güneşin sıcaklığını hissetmeli fazlaca..Ne olur yani, Orhan Veli ile birlikte herkes gönüllü bıraksın kendini böyle havalar da mahvolmaya..

Bu enfes mevsimde, Nazım Hikmet'i dinleyelim hem güzel, hem buruk;

Seyredip baharı penceresinden
Mazisi bembeyaz geçmiş bir kadın dedi;
Elem duydum her şen sesinden
Keşke bahar! keşke açılmasaydın!.

Ömrümün hep böyle sevgisiz,sessiz
Maziye karışmış kaç baharı var?
Ne eski bir çehre, ne kalpte bir iz!
Ah! açılma bahar! açılma bahar!


Bir de şu tarafa bakın, açılmış çoktan pencereleri Ataol Behramoğlu'nun;

Bu sabah mutluluğa aç pencereni
Bir güzel arın dünkü kederinden
Bahar geldi bahar geldi güneşin doğduğu yerden
Çocuğum uzat ellerini

Şu güzelim bulut gözlü buzağıyı
Duy böyle koşturan sevinci
Dinle nasıl telaş telaş çarpıyor
Toprak ananın kalbi

Şöyle yanıbaşıma çimenlere uzan
Kulak ver gümbürtüsüne dünyanın
Baharın gençliğin ve aşkın
Türküsünü söyliyelim bir ağızdan.


Ben de, en çok Ümit Sayın'ın o tatlı şarkısını söylüyorum.. "Ben İyiyim" diyorum..Çoook iyiyim, gerçekten.. Dinliyorum, kendime geliyorum, tekrar söylüyorum..

bıraktım kendimi rüzgârın, yıldızların eline
düşünmedim olup bitenleri
bıraktım sadece..


G.Gerçek

 

 

 

 

Bağlantı

7/5/2008 - Siyah pelerinli adam ve hamam

Kategori: DENEME

Siyah pelerinli adam ve hamam

Aşk masallarının büyüleyiciliğine kapılıp bunu gerçek yapmak isteyen adam, kendi gerçeği ile savaşmak zorunda kalınca; kendi gerçeği yüzünden çok kötü yaralara maruz bırakılınca, çirkinleştiğini zannetti. Bütün bu savaşa rağmen büyüleyici, kültürlü, akıcı, güzel bir adam, güzel bir kalem, gözlere güzel bir şölen dünyaya yetişti. Herkes gördü sevdi, tadına baktı. Kendi dışında.

Siyah pelerinli adamı kapatmaya çalışan kadınlardı
Yanlışı yapan
Siyah pelerinli adam bir kadının olamazdı
Her kadına ulaşmalı her kadının en az bir kere bir aşkı hissetmesini sağlamalıydı,
Böyle yazılar yazdıran.

Kimse bu tür aşklara inanmaya devam edemezdi. Devam edenler kör kalır, aptal denilir arkalarından gülünürdü. Etmeyenler, ya siyah pelerinli adam gibi onların hayaleti peşinde yerinde çürürdü ya da hamama giden, sudan çıkan kadın gibi dalga geçerdi. Bu karakterlerin çok önemli bir ortak noktaları vardı bilmedikleri. İkisi de birer hayalperestti. Doğduklarında, küçüldüklerinde ve büyüdüklerinde bile. Dalar dünyayı kurtardıklarını, sevdiklerini, evlendiklerini, mutlu olduklarını hayal ederler; uyanır, uyanamazlardı. Hayalleri öyle büyüktü ki, gerçek olmayınca bir tanesi kendini suçlamayı ötekisi vazgeçmeyi seçti. Vazgeçen birçok acıyı da geçti.

Osmanlı İmparatorluğunun son padişahı tarafından yaptırıldığı söylenen bir hamama giden iki kadın… Sanki buymuş gibi normali hiç yadırgamadan hamama giden o iki kadın, konuşan iki kadın. Uzun süreli ilişkisi olan Elif: " Ben düğün yapmak istiyorum ama evlenmek istemiyorum, gelinlik giymek istiyorum" der. Düşünürler, acaba birlikte olabilmek için evlenmenin şart olduğu zamanlar ya da hatta erkeklerin evlenmek istemeyip kadınların buna delirdiği zamanlar bile, daha mı iyiydi? Bir mesleğin değil de bir kocanın "altın bilezik" sayıldığı zamanlar daha mı iyiydi? Onlara gerçekten ihtiyaç duyduğumuz zamanlarda daha mı az düşünüyorduk? Daha mı az konuşuyor, daha mı az terk ediliyor? Daha az mı seviyor? Daha az korkuyor, daha az mı çekip gidiyorduk? Hamamın içine girerken o sıcağa birden alışamadılar, nefesleri kesildi. Hani aşksızlığa uzun zamanlar alışıp birden bire aşka maruz kalınca olanlar gibi. Hamamın tepesi kubbe şeklindeydi ve deliklerle küçük ışık yolları açılmış tavan bu minik penceremsi girintilerle doluydu. Odadan odaya geçtikçe ısı artıyordu. Üç kademe ısı vardı. Sırayla hepsi geçilecekti. En sıcak odanın taşa oturulmayacak kadar sıcak olduğu söyleniyordu. İlk odadan ikincisine geçerken ısı farkını çok hissetmediler. Ateşe atmışlardı bir kere kendilerini, o ateşe atılmayı kabullendikten sonra, altını kim açarsa açsın sıcaklığın artışı çok da hissedilmiyordu. Tıpkı kaynar suya atılan kurbağanın çektiği acı ile normal suya konup yavaş yavaş kaynatılan kurbağa arasındaki fark gibi. Farkına bile varmadan pişerdi insan. Severek, pişerek ve hiç anlamadan ölebilir insan o ateşte. İki kadından daha tombul olan ama hamamın mevcut seyircilerine göre elbette ince olan, bunları aklından geçiriyor hatta dile bile getiriyordu. Çünkü;

Ruhunda bir damla sanat ateşi taşıyan insan
Hayat geldikçe üstüne yaşayamaz
Sorgulamadan
Yazmadan.
Kendini bırakamaz huzura,
Her şeyin altında yatan anlamı
Anlamadan
Yatmasa da anlamlandırmaya çalışmadan.

Anlamlandırmaya çalışmak siyah pelerinli adam ve tombul hamam kızının ortak bir yönü daha idi. Siyah pelerinli adam öyle çekmiş öyle sıkılmıştı ki kendinden, bir tek hareketi daha egodan yaparsa kaybolacaktı tüm anlam. Onun yapacağı her şey ya korkudan ya da aşktan olmalıydı; yapmış olmak için yaptığı şeyleri tüketmişti hayatta, hakkı kalmamıştı öylesine yaşamaya. Buna inanıyordu, bütün gelenleri hak ettiğine de… Yalnız bir şey eksikti göremediği, haklarının bittiğine inanmasındaki güzellik ve saflıktı anlamak istemediği.

Hamam kadınları bir sürü çıplak kadının arasında birbirinin üstüne su döküyor, konuşuyor, gülüşüyorlardı. Her şeyin olduğu gibi hamamın da bir raconu vardı elbet. Önce suyla biraz oynanır, sonra 3. Kademedeki sıcaklığa terfi edilip orada ter atılırdı. Sıcak odadan çıkıp keseye yatılır ve bütün ölü deriler tek tek temizlenir pislikler suyla yıkanır gözenekler yeni pislikleri misafir etmek için sonuna dek açılırdı. Aynı zamanda biraz da ruhlarının temizleneceğini zannederdi hamam kadınları.
Bir tas su dök
Kafandan aşağı
Bir zamanlar yaptığın yediğin her şey havaya karışsın
Hapsetsin onları hamam.

Çünkü siyah pelerinli adam çünkü ile başlayan cümlelerin tanımı idi. Çünkü o gelmeden çok önce çünkü ile başlayan cümleler başlamıştı. Boşu boşuna tüketilmişti çünkü o daha varmadan. Bu kaçınılmazdı artık hayatta. Var olan her şeyimizi çünkü nün en anlamlı olduğu insana saklamak mümkün değil artık. Eksildiğimizi kabullenmek zorundayız hayıflanmadan. Az daha çoktur diye avunmalıyız belki de. En basitten gelen insan yolu en basite gitmek ister çünkü ve belki de. Siyah pelerinli adam çünkü lü cümlelerin eseri olamayacaktı maalesef, çünkü bunun için geçti ama onun için değil, onun için erken bile. Görecek kadar uyanık, görecek kadar hayalperest kalabilse…

Hamam kadınları konuşmaya devam ederken keselenen kadınları izliyorlardı. Memeleri ile yatan kadınların kirleri bir bir atılıyordu. Tombul hamam kızı kendini buna hazırlamaya çalışıyordu. O artık öğrenmişti, o çok uzun zamandır, o kendini bildi bileli çıplak bırakmıyordu hiçbir zaman. Konuşuyordu tombul olan: " Hayal kırıklıklarım öyle büyük ki onları ifade etmek için üstlü sayılara ve öyle fazlalar ki onları hesaplamak için logaritmaya ihtiyacım var artık". "Aslında yapmak istediğim, demek istediğim tek şey, 'her gün her gece sev beni'. Çünkü bir bu var hayatta asla kirletemeyeceğimiz, sevgi. Onu da kirlettik dediğini duyuyorum, ısrar ediyorum, asla kirletemeyiz…". Hamam kızları birbirinin doğum haritasındaki boşlukları dolduran insanlar misali birbirlerinin anlatılarını anlamsız bulmuyorlardı. Elif devam ediyordu:" Öyle dolu ki bu beynim ve öyle anlamıyor ki çoğunluk bunu, bilerek yaptığımı zannediyorlar, yetinmediğimi… Yapmayı denemediğimi, terapiye gitme nedenimin bunu yapmak olduğunu anlamıyorlar. Mükemmel olmasını istediğimi görüyorum, hayatımda olmasını istediğim her şeyimin. Mükemmel yapamayınca korkuyorum. Belki de senin siyah pelerinli adamın kadar cesur değilim ben. Bazı şeyleri mükemmelleştirmek isteyeceğimi, başaramayacağımı sonunu getirecek gücümün olmadığını hissediyorum zaman zaman. Fakat bunu onun gibi baştan kabullenip yaşamamak yerine yaşamaya çalışıyorum onun kadar cesur olmadığımdan." Tombul kız müdahale etmeden duramıyor:" Cesur olsan o zaman korkardım, korkmayan insanın hayatında kaybedecek bir şeyi kalmamış demektir". Elif devam ediyordu:" Doğru söylüyorsun belki ama korkum bile yetmiyor. Mesela eve döndüğümüzde seninle güzel güzel krep yiyeceğiz yatacağız, dinleneceğiz hayatın tadını çıkaracağız. Ama ertesi gün gelecek ve ben daha kendi ruh sağlığımdan emin değilken başkalarının ruh sağlıklarının bana emanet edildiği günler gelecek, daha aşklarımın arkasında sağlam adım duramazken benden bir aile kurmam beklenecek ve ben bütün bunları yaşlandığımın belirtisi olarak göreceğim sadece. Sahilde sırt çantamla kalın kaşlarımla gezinip platonik aşkları dert zannettiğim günleri özleyeceğim". Sustular, iç çektiler.
Gerçek şuydu ki bizim 2 hamam kadını gibi kadınlar, susup duramazdı. Hayat onlara olamazdı. Onlar hayata olmalıydı. Onlar nasıl insanlardı, nasıl anlatsam? Biri masasının üzerindeki deliliği fark edip telefonda arkadaşına söyleme gereği duyan bir düşünür, biri bunları bana yazıp yollasana onları öykü yapacağım diyen bir yazar.

Elifin masasındakiler:

2 İran kedisi.
Kalem kutu
1 kutu diyet kola.
1 boş şişe kola
Salatalık turşusu kavanozu
Varoluşsal psikoterapi kitabı
Tırnak makası
Törpü
1 bardak dibinde kola var, buz erimiş o yüzden içilmemiş
1 defter
1 flashdisk
Telefon
5 lira
Buruşturulmuş peçete
Boğaz pastili
1 su şişesi
1 ayraç
Laptop
Bir de mükemmel arkadaş, mükemmel dost, mükemmel psikolog, vasat evlat, vasat kız
Kardeş vasat sevgili

Ama bakınız; siyah pelerinli adam sanıyordu ki hayat hep ona oluyordu. Sanıyordu ki, her şeyi o yapıyordu, her şey ona yapılıyordu. Kötünün de kötüsü, iyinin yüzkarasıydı sanıyordu. Onu seven herkesi küçük görüyordu böyle düşünerek. İnsan bir kendi sevilmesi, kendi egosu söz konusu olunca aklıyla düşünemezdi, yararlı olamazdı, böyle yapıyordu.

Tombul hamam kızı da inanmıyordu.
Böyle bir güzelliğin harcanmayacağını biliyordu.
İyimserdi, onun yolunu bulacağını biliyordu.
O yolun kendisine bakmadığını biliyordu.
Pelerinli adamın hayranlığının kendine olmadığını anlıyordu.
Onun tekrar uçabilmesini istiyordu gönlü.
Bencildi, bencil değilim diyemezdi yine de bir gün uçacağı gerçeği onu mutlu ediyordu.
Uçup gidecek olsa da yanından onun o gün.
Tombul hamam kızına olan duygularını gösterebilmek için ya ona gelmek ya da bunu toplumsal bir hareketle ortaya dökmek seçeneğinin kulakları acıtıcı güzelliğine fırsat tanınmadan gideceğini biliyordu siyah pelerinli adamın.
Çünkü
Çünkü o çünkü leri hak ediyordu
Ve çünkü
Duyguları hakkında bir haber olan
En az Elif en az siyah pelerinli adam kadar habersiz olan ve korkan tombul kız
Her şeye rağmen
Sanırım
Onu seviyordu.

Sevgi öyle dile düşmemeliydi. Sevgi hep böyle zor ifade edilebilmeliydi. Sevgi tensel yaklaşma ile karıştırılmamalıydı. Tensel yaklaşma iyice anlamsızlaşmıştı. Tekrar anlam kazanana kadar tenler artık yaklaşmayacaklardı.

Üçüncü odaya geçme zamanı gelmişti. Orasının ne kadar sıcak olduğundan söz ediliyordu. Tombul kız fark edemedi birden. Evet mermerler oturulmayacak kadar sıcaktı, evet misafirperver bir Elif dostu yanmasın diye soğuk sularla yıkamıştı her yeri ve yine de sıcaktı ve hatta plastik taslarını; bakır olsun diye imrendikleri plastik taslarını soğuk su çeşmesinden doldurup üstüne oturma gereği duymuşlardı ama yine de o kadar da sıcak değildi sanki. İnanılmaz terlediler. Yeter dediler, keselenmeye döndüklerinde ikinci odaya, anladılar. Meğer insan kendini ateşe bir kere attı mı hissetmeden pişen kurbağa bacağı çorbası misali yavaş yavaş altlarından ısıyı arttıranları fark etmezmiş, ancak öyle bir sıcaktan daha az bir sıcağa dönebilince aslında ne kadar da rahat nefes aldıklarını, ve ne olduğunu bile bilmedikleri bir uğurda, ne kadar uzun olduğunu bilmedikleri bir süre boyunca nefessiz kaldıklarını ancak o zaman anlarlar. Akıllı olan şükreder, güçsüz olan dönmek ister. Bu kadar da basittir.
Midir?
İnsan öyle güçsüz bir varlıktır ki aslında, cümlenin sonunu açıkça noktayla getirdikten sonra bile soru sormaya cüret eder.

İki insan
Senelerdir birbirini az çok bilen iki insan
Başka bir isim koyma gafletinde bulunurlarsa birlikteliklerine
Birbirlerine bakışlarındaki berraklık yok olur.
Sanki bilmez gibi birbirlerini, birbirleri hakkındaki fikirleri konusunda bile şüpheye düşmeye başlarlar.
Yanılırlar.
Aşk yanıltır.
Aşkın ismi bile yanıltır.
Aşkın ismi mi? Yoksa aşk mı onları yanıltan?
Anlayamazlar.

Sonunda keselenme zamanı da gelmişti. Arkadaşının keselenmesini izleyen tombul kadın korkusunu yenip yattı memeleri açık kadının önüne, çünkü artık onun da memeleri ortadaydı. Korktuğu gibi değildi. Biliyordu ki, bütün yalanlar dolanlar hileler oyunlar kadınların dünyasında mevcuttur. Dürüstlük bütün basitliği ile olsa dahi erkeklere mahsustur. Yine de o hamam öyle güzeldi ki. Memeler sadece memeydi, göğüs değildi. Erkeklerin sahnesinde olayın oynanacağı gibi değildi, kadınlar birbirlerinin göğüslerini görüp tahrik olup ellemeye başlamayacaklardı. Kimsenin umurunda değildi, kimsenin memeleri, yağları, kılları, göbeği kimsenin umurunda değildi. Seksi olmak şart değildi. Seksi davranmak saçmaydı. O kadınlardan kimi parasını kazanıyor, kimi rahatlamak istiyor, kimi tedavi oluyor, kimisi ise sadece yıkanıyordu. Hatta parasını kazanmak için bir kadının benim vücudumu keselemesi, masaj yapması gerçeği bile o kadar rahatsız etmiyordu beni. Rahatsız etmesi, mesleğine saygısızlık duymak olurdu. Oysa düşünün genel evlere giden erkekleri; en adam olanları bu işten rahatsızlık duyup yapamıyorlar ve bu onların en adam olanları. Erkeklerin en adam olanı bile karşısına bir kadın geçti mi, onu cinselliğinden ayrı görüp saygı duyamıyor. Çünkü bu doğa kanunlarına aykırı. Orada acıdım bazı kadınlara. Belki de güzel hayatları vardı, ama eminim ki bazılarının da yoktu. Eminim ki bazıları burada çıplak bile olsalar insanlıkları ve sadece insanlıkları ile yargılanırken, eve gidecek bir et parçasına dönecek, bir erkeğin altına yatmak için kendilerine bakacaklardı. Hiç gerek yokken, onlar zaten dünyalar kadar güzelken…

Siyah pelerinli adamı kapatan kadınlardı yanlışı yapan
Öyle ya,
Hissetmese bile onun adımını attığı her yerde aşk bitmeliydi
Hissetmese bile.
Kimse ona herkese aşkı yaşatma misyonunu vermedi
Bu adil olmayan yolu kendi seçti
Yaşatamayınca suç kendinin zannetti.
Hak yoktur oysa ne doğru ne de yanlış
Ne yanlıştır onu kendi için isteyen kadının yaptığı
Ne de yanlıştır onun kendisi için daha iyisi olduğunu bilmesi
Ne korkmasıdır yanlış
Ne de vazgeçmesi.

Ne denir bilinir; tragedya+zaman eder komedya. Trajedilerini dünyanın bütün zamanına rağmen bir noktadan sonra komedi olarak görememektir bir insanı hasta yapan. Başka hiçbir şey değil. Siyah pelerinli adamın yaptığı hiçbir şey hasta damgasını kendisine vurmasına neden değildir bundan başka. Çünkü evren bile onun komediye dönen öyküsünü izlerken kirli ekranından, o hala tüm saflığı ve berraklığıyla trajedi zannediyordur ona her olanı.

Siyah pelerinli adam, tombul hamam kızının bu güne kadar arzuladığı her erkekten bir parça taşıyordu. Öyle ki, sorulsa bunlar ona, bunları listeleyebilir ve hatta aynı parçayı taşıyan erkekle eşleştirebilirdi. Peki ya inanç? O neredeydi. İnanç yoktu. Ayrı ayrı o parçaların sahibi adamlar hep biraz eksikti, bu yüzden kusursuzdular, tehlikesizdiler, gideceklerdi, gitmelerini istediğinde pişman duymayacaktı. Ya o parçalar, ya birleşseler bir adamda… Ne inanabilirdi doğruluğuna, ne gitmesini isteyebilirdi, ne de gittiğinde pişman olmayacağını garantileyebilirdi. Mutlu da olsa, son sondur. Tombul hamam kızı masalların gülünçlüğü ile dalga geçiyor ve onlara inanmıyordu. Ancak eksik aşklar, eksik süreler boyunca eksik mutluluklar verebilirdi.

Siyah pelerinli adam bu gerçeği doğruluyordu, sevsem bile vazgeçerim… Sevsem bile çeker giderim diyordu. Hem de yazıya dökülemeyecek kadar kısa zamanlarda.

Aşk masallarının büyüleyiciliğine kapılıp bunu gerçek yapmak isteyen adam, kendi gerçeği ile savaşmayı öğrendi sonunda; kendi gerçeği yüzünden maruz bırakıldığı kötü yaraları hak etmediğini anladı, güzelleştiğini fark etti. Bu savaşa rağmen bütün cesetlerin arasında ayakta kalan büyüleyici, kültürlü, akıcı, güçlü, gururlu güzel adama, güzel kaleme, gözlere sergilenen güzel şölene baktı ve gurur duydu. Herkes gördü, sevdi, tadına baktı. Kendi bile.

Gerçek mi? Şüpheyle baktığını görüyorum. Masallara ve mutlu sonlara alayla bakan tombul hamam kadını en azından şunu biliyordu, onun kalbinden geçtiyse bu son, bu son olacaktı. Bu inanç değildi, bu hayalperestlik değildi. Bu deneyimin tam kendisiydi. Bugüne kadar olmuş olanlardı. Bugüne kadar olanlar yarın da devam edecekti.

Masallar yanlış değil sadece terstir…
Uyuyan güzel neden güzeldir;

Uyuyorsun
Güzelliğin bu nedenden
İçinde yaşadığın dünyayı bilip de
Güzel kalamazdın sen.

Çirkin ve güzel masalında bir iğrençlik abidesi olarak yansıtılan çirkin güzelden katlarca güzeldir aslında. Eğer güzel onu çirkinliğine rağmen sevdiyse, bir başka bildiği, bir başka çıkarı vardır, çirkin onun bu yüzünü bilmesine rağmen onu sevdiyse ondan katlarca güzeldir.
Küçük denizkızı mı? Yorumlamaya bile cüret edemiyorum. İnsan korkuyorsa kaybedecek çok şeyi vardır.

Y.Hısım

 

 

 

 

Bağlantı

7/5/2008 - AĞACIN ALTINDA

Kategori: DENEME

AĞACIN ALTINDA

Cumhuriyet'ten bir dilim tatlı aldı. Irak'tan bir lokma tuzlu yedi. Gökyüzünden bir damla su içti. Dünya, bugün çok yorgun...Dünya, bugün kendi ile cebelleşmiş, kan kaybetmiş. Yaralı. Dünya bugün çok suskun... Kırgın. Ve de çok solgun... Ağacın altında ruhundan ayrı bedeniyle oturuyordu. Gittim yanına. "Naber?" dedim. "Sana ne?" dedi. "Nasıl, sana ne? İnsan gibi sorayım demiştim, sadece" dedim. Önüne bakarak "benim içine düştüğüm durumlar seni neden ilgilendiriyor?" dedi. Sustum. Belli ki utanıyordu. "Peki konuşmak ister misin?" dedim. "Hayır" dedi. Döndüm arkamı tam gidiyordum ki "dön" dedi. Döndüm, gittim yanına. İçindeki çocuk, bitkin ve de kimsesiz. İçindeki çocuk, çok masum. Oturup duruyor yanında. Eğildim başinı sevdim. Kaldırdı gözlerini bir bana baktı, bir de çocuga. Anladım bu yol camlardan yapılmıştı. Can yakmadan ona ulaşmanın tek yolu: Biraz sabır ve biraz anlayıştı. "Ne yaptıysam olmadı" dedi. Baktım. "Biliyorum" dedim. "Sen nereden biliyorsun?"" dedi. "Ben de aynı şeyi hep denedim" dedim. Durdu. Aklından binlerce film şeridi kayıyordu. O bedeniyle bana yakın ruhuyla uzak bir dağ oluyordu. Çocuk kıpırdadı kalkmayı denedi. Eliyle kolundan tuttu. "Otur oturduğun yerde" dedi. Çocuk isteksiz bir şekilde yerine oturdu. Eğildim. Kırgınlıklar yol kenarına çekilmis dikenli teller gibiydi. "Üzgünüm" dedim. "Bu telleri kesmemiz belki de olanaksız değildir." "Olanaklı da değil" dedi. Kendinden geçmiş bir şekilde denize bakıyordu. "Peki içindeki kahraman ne durumda?" dedim. Kuma şekil çizen çocuk, birden durup bize baktı. Ona dönüp önüne bak dedikten sonra, "bilmiyorum" dedi. Ruhu çok çalismis bir işçi gibiydi. Tek hedefi mesaiyi bitirip evine gitmekti. Belki de günlerden beri kendine bile anlatamadığı şeyleri bana anlatıyordu. "Geçmiş durmadan kalbime batıyor" dedi."Küt bir iğne gibi." " Peki neden çekip çikartmiyorsun" dedim. "Çikartamiyorum" dedi. "Çünkü acı çekmek hoşuna gidiyor değil mi?" dedim. "Tıpkı benim gibi." Elindeki şişeyi yere bıraktı, bana döndü. "Evet hoşuma gidiyor" dedi. "Kızmana gerek yok" dedim. "Ben de seninle aynı durumdayım. Bunun ne aşağısı var ne de yukarısı." "Dostlarım beni terk ettiler" dedi. "Hayat bir istasyon gibi" dedim. "Gidenlerde oluyor, kalanlar da. Dönenler de oluyor" dedim. "Dönmeyenlerde." "Haklısın" dedi. "Ama gidenler hep döneceğim demişlerdi" dedi. "Derler" dedim. "Bunlar onların bahaneleri" dedi. Sonra döndü. "Ben bu kadar bırakılıp gidilecek biri miyim?" dedi. "Peki ben öyle miyim?" dedim. Başinı ağaca yasladı, uzaklara baktı. "Bilmiyorum" dedi. "Hem bundan sonra ben varım" dedim. "Ya sen de bırakıp gidersen?" dedi. "Bu yüzden mi yalnızlığı seçiyorsun" dedim. Sustu. Gittim yanına oturdum. Elini tuttum. Şaşirdı. Gözlerine baktım. "Bundan sonra herşey iki kişilik. Bu kadar esaret onun için yeterli" dedim. Tamam deyip.Yanında oturan çocuga döndü. "Gidip deniz kenarında oynayabilirsin" dedi. Anlaşma imzalanmıştı. Savaş bitmişti. Her insan, başkalarından önce kendisinin esiriydi...

Ö. Özel

 

 

 

 

Bağlantı

5/5/2008 - UTANGAÇ YANAKLI ADAM ve AĞLAYAN KADIN

Kategori: DENEME

UTANGAÇ YANAKLI ADAM ve AĞLAYAN KADIN
Utangaç yanakları, şehvetli dudakları, gururlu bir burnu, kendi bilmiş kaşları ve aynalarla sırlanmış kara ışıldayan gözleri vardı. Dokunuşları yumuşaktı, kimi zamanda hoyrat! Körler gibi saatlerce dokunarak hafızasına kazımıştı kadının yüzünü... Kimi zaman şeytan, kimi zaman duygusal bir adam oluyordu. Önce dansa kaldırıyor, sonra sevmediğini haykırarak kadının canını yakıyordu. Kimi zaman maskesini çıkarmaya hevesleniyor kadına umut veriyordu. Ama sonrasında hemen farklı bir oyunun içine dalıyor kadını şaşkın bırakıyordu.

Çok yaşamış gibi sevişiyor, hiç tatmadığı zevkler yaşıyormuş gibi gülümsüyordu. Kimi zaman dokunsan kirlenecek bir çocuk oluyordu, kimi zamanda haz peşinde koşan arsız bir adama dönüşüyordu. Çölde ıssız kalan kadının serabı gibiydi. Kadın gerçekleri görse de dokunamıyordu...

Ruhu dört mevsimdi adamın. Kendi de hangi mevsimi yaşadığını bilmiyordu. Sarıldığı bedenler batmıyordu hiç tenine. Oysa o, kadının bedenini bırakmıştı kan içinde. Kirletmişti kadını acı sözleri ile... Adam söylenen sözlere karşı hemen kalkanla kendini korumaya çalışmaktaydı. İstiridye içindeki inci gibiydi. Kabuğu kapalıydı ve açmıyordu, açmayacaktı kimslere...

Bir gecelik heves, demişti oysa kadın... Bal gibi adamı yanıltmıştı. Ve bu bir gecelik dediği düş bir yerinden kalbine akmıştı. Sarhoştu. Adamın dudaklarından içmişti o gece şarabı... İlk defa birinin dudaklarından sarhoşluğu yaşamıştı. Ve ilk defa huzurla uyumuştu. Uyanmak istemese de, uyandı. Adamın sözleri kulaklarında acı acı çınladı. Adamın gözünde kadın değersiz, sıradan bir varlıktı... Kadın yataktan kalktı. Adam kadını bileğinden yakaladı. Kadın o anda anladı ki, ona gitme diyecek; onu koruyacak; onu sevecek birine ihtiyacı var. Kadın o anda anladı ki, adam onun için çok şey ifade etmekteydi.

Kaçar gibi giyindi kadın... Adamın gözlerine bakamadı. Evine geldiğinde yatağına yattı ve adamı düşündü. Adamın sözleri büyüdü içinde. Gözyaşlarıyla atmaya çalıştı acısını... Atamadı... Günlerce konuşamadı adamla... Sonra adam teşekkür etti kadına... Ve binip bir uçağa gitti kadından çok uzağa. Kadın ıssız kaldı. Kendine sarıldı. Kadın kendine battı. Kanadı, ağladı... Sevmek suçtu kadın için.. Ve kadın bu suçun cezasını çoktan çekmeye başlamıştı. Adam umursamaz ve alaycı gözlerle okudu satırları ve kadına içinden "asil olmayı dene" dedi. Çünkü adamın kitabında sevgi sözcüklere dönüşmez, kimse kimseyi bu kadar sevemezdi...

S. Akça

 

 

 

 


Bağlantı

5/5/2008 - GİZEMİNİ HALA KORUYAN YAZITLAR

Kategori: TARIH

GİZEMİNİ HALA KORUYAN YAZITLAR

Gordiondaki tümülüse giden Amerikalı arkeolog young tümülüs içinde bulduklarını inceleyerek adeta büyülenmişti.

Midasın mezarı bulunan yazıtların büyük bölümü tunç kapların üzerindeydi. 3 tanesini temizledikten sonra kabın ağız kısmının tam kenarında küçük balmumu levhalar üzerine frig alfabesiyle yazılmış kısa yazılar vardı. Taş ya da kil tabletlere almaşık olarak balmumu kaplanmış tahta ya dafildişi levhalara yazı yazmak o sıralarda asurda yaygındı. Frig bölgesinde de bu uygulama önceki dönemlerde benimsenmişti.

Barnet adlı bir araştırmacı da friglerle ilgili başka bilgileri de bir araya getirmiştir. Frig dilindeki yazılarla ilgili şunları söylüyordu: " frig abecesinin en az ion ve diğer yunan abeceleri gibi Fenike abecesinden alındığını herkes bilir. Ancak frig harflerinin bilinen en eski yunan örneklerine çok benzediği bilinsede bu gerçek pek ilgi görmemiştir. Bu strophedan yani öküzün tarlayı sürdüğü gibi denilen ilk dönem yunan yazıtlarında kullanıldığını gördüğümüz satırları her iki doğrultuda yazma yönteminin Hitit hiyeroglifinden frigler aracılığı ile alındığı bellidir. Frig abecesi yunan abecesinin babası olabilir. Gordionda MÖ 8. yy da bu buluşun gerçekleştiği yerdir".

Özellikle Midas şehrinde bulunan kaya üzerine yazılmış anıtlar önemini korumakta fakat gizemini ise günümüz dünyasına vermemektedir.

Büyük İskender ve Perslerin yönetimi sırasında türlü yazınsal anıtlara rastlanmaz. Ancak bölgeye Romalıların gelmesiyle olaylar yön değiştirir ve frig mezar stollerinde kullanılmış olarak tekrar karşımıza çıkar.

Frig dilinde yazılmış bu geç tarihli yazıtlarda göstermektedir ki frigçe karşımıza çıkmadığı tüm bu yüzyıllar boyunca konuşulan bir dildi ve roma dönemiyle beraber tekrar taşların üzerine yazılmaya başlamıştı.

Frig kaya anıtları üzerinde gördüğümüz frigçe yazıtların tesiri bu geç tarihli yazıtlar devlet tarafından değil halktan kişilerce yazdırılıyordu. Daha önceleri bu anıtları yaptırabilme hakkı soyluların iken yunan tarzının etkisi ile artık en basit köylüler bile kendi adlarını taşlara yazdırabiliyorlardı.

Daha önceleri masraflı olmasından dolayı mermer bir mezar taşı diktirebilme lüksüne sahip olmayan frig köylüleri roma imparatorluğunun sağladığı barış ve ekonomik refah düzeyi ile rahatlamış. Nitekim bu dönemde de mezar taşlarının sayısında bir patlama görülür.

Mezar taşları üzerindeki saban, orak gibi tasvirlerin de görüldüğü gibi bunlar köylülere ve hayatını çiftçilikle kazanan insanlara aitti. Bunların boyutları kaliteli işçilikleri ile dönemin sosyal ve ekonomik yapısına ait bir kanıt teşkil eder.

Yazıtlarda kullanılan frigce, kutsal karakterli ve eski idi. Eski olduğu için mistik anlamlar içeriyordu. Özellikle kalıp olarak kullanılan ceza formülleri frigce yazılıyordu. Bu şekilde mezara gelebilecek herhangi bir zararın daha güçlü bir ceza ile karşılanacağına inanmış olmalıydılar. Bazı frigçe yazıtlar yunan harfleriyle yazılmış ise de formül ya da kalıp içermezler. Frig diline ait mevcut bilgilerimizde bu mistik yazıyı çözümlemeye yetmemektedir.

Yazilikaya-Midas aniti,Yazilikaya antik kenti-Han ilcesi,Eskisehir Bizans dönemiyle beraber Frigya gibi yazıtları alfabesi tarihin tozlu sayfalarına karışır gider.

Sadece günümüzde gizemli bir hava ve yazıtlar bırakarak. Bu yazıtlarda sadece yuna yazarlarından gelme 30 kadar kelime bu dili tam olarak anlamaya yetmemektedir. Dil hint-avrupa dil grubunda idi. Ve içinde arami, hint dillerinden de kelimeler vardı.

Frig edebiyatı hakkında bilgimiz yoktur. Ah şu anıtlar gizemini bir gün bize söylese, fısıldasa kim bilir neler anlatacaklar. İlk hayvan hikayelerini, dönemin kültürünü ve yaşayan tüm güzellikleri…

FRİG KAYA ANITLARI (AÇIK HAVA TAPINAKLARI)
Tanrıçalarının çıplak yarlarında olduğuna inanan Frigler bir tapınağın cephesi biçiminde işledikleri kayalar önünde dinsel törenlerini yaparlardı.

Antik Yazılıkaya Kenti
Bölgemizde önemli yapıtları olan Frigler, dini merkez olarak Antik Yazılıkaya Kentini seçmişlerdir. Yazılıkaya, Eskişehir İli, Han İlçesi, Yazılıkaya Köyündedir. Kayalık bir platform üzerinde olup, Erken Tunç Çağlarında yerleşim görmüştür. Antik şehirde, Hitit Kültürüne ait kendi stilleri ile yaptıkları kaya kabartmaları ele geçmiştir. Hititlerden sonra bir Frig kenti olarak gelişen Yazılıkaya' da, Frig Kültürüne ait kale duvarları, yerleşim yerleri, kaya kabartmaları, kaya anıtları, su sarnıçları, sunak yerleri, karlıklar, kaya mezarları, basamaklı anıtlar, nişler, antik yollar, tabiat şartlarından etkilenmişlerse de günümüze ulaşabilmişlerdir. Yoğun Frig yazıtlarını bu bölgede görmekteyiz. Roma ve Bizans Çağlarında Frig yapıtları, dini amaçlarla genelde tahrip edilmiş, kaya barınakları ve kaya mezarları ilave edilmiştir. Dünya Kültürel ve Doğal Mirası listesine dahil edilmek üzere aday gösterilmesi uygun görülen Yazılıkaya Örenyerinin Dünyada eşi ve benzeri yoktur.



BİTMEMİŞ ANIT
Antik Yazılıkaya Platformu'nun batı yamacında yer almaktadır. Tamamlanmayarak yarım bırakıldığından arkeolojide "Bitmemiş Anıt" olarak adlandırılır.Anıt çevredeki köylüler tarafından Küçük Yazılı Kaya olarakta adlandırılır. Tamamlanmamış olması bize Frig Kaya Anıtları'nın yapımındaki çalışma metodlarını anlamamızı sağlar. Böylelikle anıtların iskele kurulmadan yapıldıklarını düşünebiliyoruz. Önce kayanın üst kısmı kesilip düzleştiriliyor ve kayanın geri kalan kısmı platform olarak kullanılarak süslemeler yapılıyor.

Anıtın batıya bakması ayrı bir özellik arz eder. Frig Kaya Anıtları'nın özünü teşkil eden niş, bitirilmemiş olmasından dolayı, anıt yüzeyine işlenememişse de anıtın sol alt kısmına işlenmiştir. İlk defa Frigler'in kullandığı bilinen Frizinde kabartma lotus-palmet motifi motifi bulunmaktadır.Anıtın yaklaşık iki metre altında bir fasad ve sol kısmında 5,5 metre uzaklıkta da bir at yer alır.

N. Candan

 

 

 

Bağlantı

<- Son Sayfa • Sonraki Sayfa ->

sonsuzMEKTUP

Kategoriler

  • 17 AGUSTOS DEPREMI
  • ALLAH
  • AMERIKA
  • ANADOLU ROCK
  • ASK
  • ATAOL BERHAMOGLU
  • ATTILA ILHAN
  • BELGESEL
  • BILIM
  • CAN YUCEL
  • CEMAL SUREYA
  • CICEK DUNYASI
  • DENEME
  • DIN
  • ESMA-UL HUSNA
  • GENEL
  • GEZI
  • HIKAYE
  • ISTANBUL NOSTALJI
  • KAYIP UYGARLIK
  • KITAP
  • KITAPLIK
  • KULTUR SANAT LINKLER
  • KURANI KERIM
  • KUTSAL EMANETLER
  • LINKLER
  • MEDENIYET
  • MIZAH
  • MUZELER
  • NAZIM HIKMET
  • NECIP FAZIL
  • ORHAN VELI
  • OZDEMIR ASAF
  • RESIM
  • RESIM GALERI
  • SANAT
  • SANAT LINKLER
  • SANATCILAR
  • SIIR
  • SINEMA AFISI
  • TARIH
  • Tiyatro
  • UMIT YASAR OGUZCAN
  • YABANCI SAIR
  • YAZAR
  • http://ebruajans.blogcu.com/