<sonsuzmektup şiir ,şair,aşk,sevgi,özlem,mutluluk,duygu,edebiyat,makale,deneme,hikaye,şiir>



sonsuzmektup....

14/11/2009 - Ali’nin Sekiz Günü (sinema)

Kategori: VIDEO
Ali’nin Sekiz Günü izle

Yapım:2008 ~ Türkiye
Tür:Dram
Yönetmen:Cemal Şan
Senaryo:Cemal Şan
Yapımcı:Cemal Şan
Görüntü Yönetmeni:Cengiz Uzun
Müzik:Nail Yurtsever
Gösterim Tarihi: 08 Mayıs 2009 (Türkiye)

Konusu: Ali’nin hayatı, evi ve sahibi olduğu bakkal dükkânı arasında monoton bir düzen içinde geçmektedir. Her gün aynı şeyleri yapmaktadır. Bu sıradan hayatı mahalleye taşınan Zeynep ile değişmeye başlar. Zeynep’e duyduğu platonik aşk onun hayatına beklenmedik bir heyecan katmıştır. Ali’nin aynı zamanda kiracısı olan belalı işlerle meşgul olan bir adam daha vardır: Kemal, ki Ali’nin kâbusu olmuştur. Kirasını ödemediği gibi onu korkutarak borç diye ama hiç geri ödemediği paralar almaktadır.
Ali’nin, mahalleye taşınan Zeynep’in bakkaldan alış veriş yapmasıyla başlayan küçük sohbetleri olur. Bu sohbetlerden etkilenen Ali, Zeynep’i merakla takip etmeye başlar ve onun hayatında bir başka erkek olduğunu öğrenir: Mehmet. Ama Zeynep’in mahalleye taşınmasının gerçek amacının hayatından Mehmet’i çıkarmak için bir adım atmak olduğunu öğrenmiştir. Bu Ali’yi bir parçada olsa umutlandırmıştır. Fakat Ali, Zeynep’in Mehmet’le ilişkisine devam ettiğini ve evden ikisini birlikte çıkarttığını görür. Takip eder. Bir türkü bara peşlerinden girer. Uzaktan gizli gizli onları izler. Sevdiği kızla adamın bar çıkışı peşlerindedir. Bir anda Mehmet ve Zeynep kavga etmeye başlar. Mehmet, Zeynep’i dövmektedir. Ali ilk kez hayatında başkaldırır ve sevdiği kızı adamdan korumak için adama saldırır. Ama o anda sevdiği kızın Ali’ye dönüp kendini döven sevgilisine artık vurmamasını çünkü onu çok sevdiğini söylemesiyle yıkılır. Hayatında ilk kez sevdiği bir şeyi elde etmek için tüm kurallarını yıkmıştır ama sevdiği onu istememiştir. Bu Ali’nin yıkımı olmuştur. Onu yine tek düze hayatının başlangıcı ola



Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/11/2009 - BİR GÜN GELİR SEN DE UNUTURMUŞSUN

Kategori: HIKAYE
BİR GÜN GELİR SEN DE UNUTURMUŞSUN

 

Geçmişe özlem’ dalgası her gün yeni bir albüm çıkarıyor önümüze. İyi de ediyor-oluyor. Özlediğimiz-unuttuğumuz şarkılara, şarkıcılara yeniden kavuşuyor, ‘o günlere’, bugün bulunduğumuz noktadan bir daha bakabiliyoruz. Bu dalga sonucu keşfettiğimiz isimlerden biri de Timur Selçuk oldu; 60’ların ‘romantik’, 70’lerin ‘devrimci’ delikanlısı Timur Selçuk! Selçuk’un albümlerini büyük çapta Balet basıyor; birkaç dizi halinde, Selçuk’un müzikal geçmişinin çeşitliliğini özetleyecek muhtelif üst başlıklarla. Ada Müzikten de, “Eski 45’likler” serisinden “Seçkiler” adıyla bir Selçuk albümü yayınlanmıştı bir zaman önce; Selçuk’un geçtiği muhtelif yolların izlerini süren derli toplu bir albüm; 60'ların ikinci yarısında başlamış ve her zaman yükselerek sürmüş çok önemli bir müzikal geçmişin özetiydi bu albüm. Sanatçının yürüdüğü her yolu, döndüğü her virajı, açıldığı her meydanı anlatıyor, gösteriyordu.

Türk popunun henüz yükselme günlerinde ortaya çıkıp hepimizin aklını başından almış ve herkesin önünde yollar açmış “Ayrılanlar İçin”, “Sen Nerdesin”; o gün bugün Türk popunun en popüler üç-beş şarkısından biri sayılan ve en az “Samanyolu” kadar ‘hep bir ağızdan’ söylenebilen “İspanyol Meyhanesi”, bu emsalsiz geçmişin diğer şarkıları arasında nispeten biraz ezilmiş ya da altta kalmış ama bir çoğumuzun her zaman en sevdiği Timur Selçuk şarkılarından biri olmuş “Bugün Yarın Daima”; Metin Erksan'ın yerli “Hamlet” te kullandığı ve yolunu Domenico Modugno'nun “Marinai Donne E Guai” adlı şarkısına paralel olarak yürümüş “Pireli Şarkı”; ‘her kadından her bakımdan’ farklı olup Muammer Bey'i uyuttuktan sonra Isplandit Palas'ta Miralay Zafiru'yla sevişmeye koşan (ve Allahtan o sıralar Atilla İlhan'a mektup yazmadığı için günümüzde sürmekte olan kargaşadan kıl payı kurtulmuş olan) “Karantinalı Despina”; 70'li yılların o çok ateşli günlerinde ağzımızdan düşürmemiş ve marş niyetine bağrımıza basmış olduğumuz (“solcuların günüyse solcu olalım, rüzgar nerden esiyor ona bakalım”) “Dönek Türküsü”; sanatçının AST ile birlikte çıkardığı unutulmaz işlerin, oyunların başlama noktası olup başrolünde güzeller güzeli Yeşim Dorman'ın oynadığı “Nereye Payidar?” adlı oyunun en sarsıcı şarkılarından biri olan aynı adlı şarkı; bugünlerimize denk düşmüş ve ‘artı değer’in Türk popuna teşrifi olarak da adlandırabileceğimiz (“kime gitti bu karlar, aman kimse sormasın, kim kazandı bu işten, aman kimse duymasın”) “Ekonomi Bilmecesi”; 80'lerin “Kıpırdayanı yakarım!” günlerinde yeniden önümüze bizzat Timur Selçuk tarafından sürülmüş emsalsiz “Beni Kör Kuyularda” ve böyle bir albümde yer alması çok tuhaf kaçmış (çünkü Timur Selçuk söylemiyor) ve başını Hazal Selçuk'un çektiği Grup Pan tarafından Eurovision'da söylenmiş “Bana Bana” bu benzersiz geçmişin, bu albüme yansıyabilmiş olan en önemli noktaları…

 
HER ŞEYİ, EVET HER ŞEYİ
 

Eksikler de var elbette. Çok sevilen bir başka Timur Selçuk şarkısı olan Faruk Nafiz Çamlıbel'in “İnme” si; Ömer Kerimol'un “Derbeder Ömrüm” ü; Fikret Kızılok'un “Duyar mısın?” ı yer almıyor albümde. Timur Selçuk'un hayatında oldukça önemli bir yer turmuş Fransa günlerinden (Fransızca olarak) herhangi bir şarkı da yok. 70'lerde tutunduğumuz şarkıların (ya da marşların) tamamına yakını yok. ‘Müzisyen’ Timur Selçuk'un değil, ‘şarkıcı’ Timur Selçuk'un bir albümü sayılması gereken bir albüm olduğu için buraya konması tuhaf kaçmış dediğim Grup Pan'ın “Bana Bana”sında ise, bile isteye daha tuhaf bir şey yapılmış ve (iki kız iki erkek olmak üzere) dört kişiden oluşan Grup Pan'ın yalnızca üç kişiden oluştuğu söylenmiş: “O bir gün giderse, gene seni gene seni üzerse” diyerek kızlarımıza manalı manalı el uzatmaya niyetlenen delikanlılarımız (Vedat Sakman ve Sarper Semiz) yerlerini muhafaza edebilmişlerken, Hazal Selçuk ile birlikte “Bir ömür böyle geçmez ayrılık yar olursa” diye delikanlılara cilve yapmış olan Arzu Ece ise sırra kadem basmış. Grup Pan'da Arzu Ece yokmuş meğerse, Timur Selçuk öyle diyor…

Başka şeyler de söylüyor artık “beş vakit namazını kılan sosyalist insan” Timur Selçuk: “Ben ortaokuldan beri namaz kılarım. Ama daha önce söylemek lüzumunu hissetmiyordum…” Haklı tabii. Meydanları, stadyumları, konser salonlarını, grev alanlarını, sendika toplantılarını dolduran binlere on binlere, “selam, yaratana selam, serpilip gelişene selam, Türkiye işçi sınıfına selam!” diyen birinin bu açıklamayı yapmaya ‘lüzum hissetmemesi’ gerekirmiş zaten, böyle bir açıklamayı yapan birinin ‘selam’ ını kim ne yapacaktı yoksa?

Ama bazen, asıl yaratıcının çabası bile geçmişi, şarkıları yerle bir edemiyor. Burada da durum bu. Hepsi ayakta. Albümü alın ve 'repeat' tuşuna basarak dinlemeye başlayın. Günlerce gecelerce dönebilir bu şarkılar, hiç sıkılmadığınızı göreceksiniz. Göz yaşlarınıza da hükmetmeye kalkmayın, bırakın aksınlar. “Her şeyi evet her şeyi unutabilirsin” demişti Timur Selçuk “Ayrılanlar İçin”de; o öyle yaptı. Siz yapmayın.
 

n.dilmener




Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/11/2009 - ÜZÜM BUĞUSU YEŞİL GÖZLER

Kategori: DENEME

ÜZÜM BUĞUSU YEŞİL GÖZLER

 
Bugün:
 

Çok heyecanlıyım. Onu görmek, onunla tanışmak… Yaptığımın doğru olup olmadığını açıkçası pek kestiremiyorum. Çok sevdiğim, defalarca evire çevire okuduğum, her bir mekânını, her bir karakterini kafamda tek tek canlandırdığım bir kitabın filmine gitmek gibi bir şey. Ya film güzel değilse ve ben beğenmezsem? Ya hiçbir şey benim düşündüğüm hatta düşlediğim gibi çıkmazsa? Hayalimdeki imgelerin daha fazla kırılıp dökülmesine izin vermemek için kaç sefer çıkmıştım sinemadan, düş kırıklığı içinde. Genelde gidip kitabı yeniden okurum, filmle bana verilenleri silip bana ait olan imgelerle buluşmak için. Hatta ufak tefek değişiklere bile olanak tanırım zihnimde. Evet, ne olmuş yani, o da yönetmenin hayal dünyası deyip geçmek de var. Çok mu tutucuyum acaba? Öte yandan cisimleşmeyen imgenin insana verdiği özgürlüğü seviyorum ben.

Her seferinde bir şeyler değiştirmek, orasında burasında küçük farklılıklar yaratmak ne eğlenceli, ne heyecan verici. Oysa bir kez cisimleşti mi artık geriye dönüşü yok. Orada… Tüm gerçekliği, tüm çıplaklığıyla… Dokunamıyorsun orasına burasına, değiştiremiyorsun gönlünce, neyse o.  Benden çıkıyor, gidiyor kendisi oluyor, benim olmaktan bana ait bir imge olmaktan çıkıyor. Beni bağlıyor, kısıtlıyor hatta yok ediyor. Oysa ne hayaller kuruyorum. Görmediğim sürece hepsi gerçek benim için. Sanal bir dünya. Ne demekse? Yani bana göre, aslında bilmiyorsun ama “sanıyorsun”. “Sanıyorum ki” diye başlayan cümleler gibi… Ortada genel geçer bir gerçeklik yok, benim gerçekliğim var. İşte şimdi, şu an, bu gün olduğu gibi.

Ona dair bir gerçeklik var kafamda, onunkinden ya da bir başkasının ona ait olan gerçekliğinden farklı. Peki onunla yüz yüze geldiğimde, ya da oturup iki çift laf ettiğimizde ya bu bendeki gerçeklik, gerçeklik olmaktan çıkarsa? Ya o, kafamda onu düşlediğim ya da “sandığım” gibi biri değilse? Bu olasılığa ne kadar hazırlıklıyım? Kendimi bu görüşme için ne kadar hazırladım, düş kırıklığına karşı bir silahım var mı? Savunmamı nerelerde kurdum? Aslında şimdi bunları düşünmek istemiyorum. Nereden aklıma geldiyse? Zaten hep iki kişi konuşuyor kafamın içinde. Hatta bazen üçüncülerin, beşincilerin bile lafa karıştığı oluyor. Ama esas konuşan iki kişi var: Biri diyor ki: “Boş ver be güzelim anı yaşa, git gör, olmadı bir daha görüşmezsin olur biter”, diğeri diyor ki: “Neden gerçeği istiyorsun ki? Nesi var kafandaki düşlerle yaşamanın? Ya sonra? Sonrasını düşündün mü hiç? Büyüyü bozmaya değer mi? Hadi tut ki tam da düşündüğün gibi, e?”

Kovalamaya çalışıyorum hepsini, ama başedemiyorum yüksek ses tonlarıyla. Bir yandan da elimde kitabım, hızlı adımlarla yürüyorum buluşma noktamıza. Kalbim çarpmakta. Garip bir heyecan var içimde. Hiç yüzünü bile görmediğim ama çok iyi tanıdığımı düşündüğüm birisiyle yeniden tanışmaya gidiyorum. Buluşma saatine henüz yarım saat var, ama ben buluşacağımız mekana şimdiden geldim bile. Lavaboya gitsem, bu sıcakta hızlı hızlı yürümenin ve heyecanın vücudumdaki izlerinden kurtulup, şöyle ayna karşısında kendime son görüntümü versem: Bir iki küçük fırça darbesi saça, bir iki küçük fırça darbesi yanaklara ve dudaklara. Yoksa doğal görüntümden hiç vazgeçmesem mi? Neyi beğenir acaba? Bak bu konuda neler düşündüğünü hiç bilmiyorum. Gerçi hayata genel bakışından yola çıkarak çıkarsamak zor olmasa gerek. Yine de bilemezsin, bu çok farklı bir alan.

Hay Allah ya, bunu hiç düşünmemiştim! Hatta sabah evden çıkmadan önce bile aklıma gelmemişti. Nasıl giyinirsem hoş olurum ve onu etkilerim, şöyle hava koşulları gereği askılı ince bir elbise mi yoksa kot pantolon/gömlek mi? Bunları düşünmemiş olmama şimdi kızıyorum. Şu üstümdekine bak, hiç dikkat etmemişim, bluzumun tam ortasında bir küçük leke. Lanet olası, acaba hazır vakit varken köşedeki butikten acilen bir şeyler mi alsam? Yok canım daha neler… niye bu kadar telaş. Ne var yani? Beklerken yudumlanan bir kahvenin yolunu şaşırarak içeri değil de dışarı düşmesinden daha doğal ne olabilir ki? Olmadı ceketi çıkarmam üzerimden olur biter. Beklemek derken sahi nasıl geçer bu yarım saat? Allahtan, kitabımı yanımda getirdim. Okuduğumu da ne anlarım ya o heyecandan. Ya o da benim gibi erkenden geldiyse. Ne gülünç. Yok, önce ben gelmişimdir. Bu görüşmenin heveslisi, isteklisi bendim. O ne diye erkenden gelsin ki? Şöyle deniz kenarında bir masa seçip oturuyorum. Zaten çok kalabalık değil. Bir çay söylüyorum ve kitabımın ayıracının olduğu sayfayı bulup kaldığım yerden devam etmeye çalışıyorum. Ama olmuyor. Okuduğumu anlamam olanaksız.

 
Bir hafta önce

- Peki o zaman madem bu kadar ısrarcısın bu konuda, tanışalım, ama haftaya. Bu hafta çok yoğunum. İşlerim var.

Nasıl yani? İnsan merak ediyorsa bir zamanını bulur, yaratır ve buluşmayı hayatın o koşturması içinde bir yerlere sıkıştırır. Bizim de işimiz gücümüz var. Sanki boş gezenin boş kalfasıyım da! Acaba böyle bir görüntü mü verdim? Demek ki o çok hevesli değil. Beni kırmamak adına, lütfeder gibi, aman sanki dünyaları bahşediyor.

- Aslında bu hafta da olabilir ama sanırım haftaya kalırsa daha memnun olacağım, sana da uyar değil mi?

Eh hadi peki bu son cümle biraz hafifletti durumu. Belki fiziksel görünümünden çekiniyordur kim bilir? Ama bunun ne önemi var ki? Bende onunla tanışma isteği uyandıran o hiç görmediğim fiziği değil ki… Yazdıkları, söyledikleri, hayata bakışı. Gerçi, dürüst olmak gerekirse, hiç tanımadığım, karşılaşmadığım bir kişiyi düşünürken onu ister istemez kafamda cisimleştiriyorum. Bir yüz hayal edip ona kaş göz burun ağız koyuyorum. Yazdıklarından yola çıkarak nasıl yemek yediğini, yürüdüğünü, nasıl sohbet ettiğini… hatta nasıl seviştiğini bile hayal etmeye çalışıyorum. Bir çeşit spekülasyon.

- Tamam bana da uyar. Zaten bu hafta ben de şehir dışında olacağım. Önümüzdeki hafta sonuna doğru senin için uygun mu?

Bu cümleyle biraz durumumu toparlamaya, buluşmanın çok heveslisi olmadığımı göstermeye çalışıyorum. Oysa şehir dışında falan değilim, ne işim olacak ki benim şehir dışında? Sadece ondan daha meşgul görünmek çabası benimkisi. Aklımca da hafta başı falan değil, hafta sonuna doğru diyerek onu biraz daha ikna etmek duruma. Ne önemi varsa?

- Perşembe nasıl? Saat üç gibi Bebek Barda?

- Tamam. Peki seni nasıl tanıyacağım?

- Gelirken sana çiçek getiririm.

- Çok incesin. Çiçeklere doğru adım atan kişi de ben olacağım.

 
Dört ay önce

İşim gereği üye olmak durumunda kaldığım bir e-grubunda rastlıyorum ona. Gruba sık sık ileti gönderiyor, ileti ekinde de ilginç makaleler oluyor. Her seferinde makaleleri okuyorum. Ancak makaleler üzerinde tartışmak istesem bile buna cesaret edemiyorum. Oysa cesaret edenler var. İnternet üzerinden hararetli tartışmalar günden güne daha çok ilgimi çekmeye başlıyor. O, ilginç yorumları, tartışmaları alevlendirme tarzı ve yönlendirmesiyle, konulara ilişkin derinlemesine bilgisiyle ortamın sürekli merkezi olmayı başarıyor. Bunun için özel bir çabası yok, bu onun doğal hali ya da ben öyle algılıyorum. Sanki O olmazsa tartışmalar yürümeyecekmiş, diğerlerinin söyleyecekleri anlam kazanamayacakmış gibi. Öyle güzel ve yumuşak bir tarzı var ki, karşıt görüşlerini en hoyratça ortaya koyanlar bile sonrasında yumuşamaya başlıyor, hatta neredeyse özür bile diliyorlar. Uzmanlık alanının dışına çıktığı zamanlarda bile bilgisi hayranlık uyandırıcı. Onun bu sakin, bilgili ama iktidardan uzak iddialı tarzı bende onu daha derinlemesine ve hatta özelinde tanıma isteği uyandırıyor. Ancak e-grup içerisinde bunu nasıl yapabileceğimi bir türlü kestiremiyorum. Zaman zaman e-gruba üye olanlardan bir kaçının bazı konuları yüz yüze gelerek tartışma önerilerine sonsuz destek vermek suretiyle tanışma kapılarını zorluyorsam da bireysel hiçbir girişimde bulunmuyorum, bulunamıyorum. Buna bir türlü cesaret edemiyorum. Ta ki “niye” sorusunu kendime sorup kendimden mantıklı bir yanıt almayana kadar. En sonunda kişisel elektronik posta adresine bir ileti atıp beklemeye başlıyorum. İletimin konusu en son üzerinde yorum yapılan makale. Konu üzerine karşıt kem küm laf etsem de asıl amacım düzeyli bir tartışma açmak değil, onun ilgisini çekmek. Sonraki birkaç gün içresinde pek amacıma ulaşmış gibi görünmüyorum çünkü her hangi bir yanıt falan almış değilim. Moralim bozuluyor. Ama hala umutla bekliyorum. En sonunda beklenen ileti geliyor.

 
Üç buçuk ay önce

- Yazdıklarınız üzerine enikonu düşündüm. Hemen yanıt vermememin sebebi bu. Özellikle üzerinde durduğunuz ilk konu daha önce dikkat etmediğim ama dikkat ettikçe de genelini etkileyecek derecede önemli olabileceğine ikna olmaya açık olduğumu fark ettiğim bir konu. Nasıl atladım, kendime şaştım doğrusu. Bir tek ben değil, diğerleri de atlamış anlaşılan. Ancak bu ilginç iletiyi neden gruba değil de sadece bana gönderdiniz, ona pek anlam veremedim doğrusu. Soruyla ilgili bir açıklama bekliyor değilim, ama merak ettim…

Üç sayfalık mesajı bir çırpıda okudum fakat çok susamış birinin ilk bardak suyla dinmeyen harareti gibi dönüp yeniden okuma ihtiyacı hissettim. Belki birkaç sefer her kelimenin olası çeşitli anlamlarını düşünerek ve bu değişik anlamların cümlelerin anlamını değiştirip değiştirmediğini anlamaya çalışarak evire çevire okudum. O’ndan gelen bu kişisel iletinin benim için pek çok anlamı vardı. Birincisi, amacıma ulaşmış, dikkatini çekmeyi başarabilmiştim. İkincisi, konuyla ilgili düşüncelerimi söylemek yoluyla O’nun entelektüel boyutuna dokunabilmiştim, en sonuncusu da kendime olan güvenimi sağlamlaştırmıştım.

Konuya ilişkin görüşlerime iki sayfalık bir yer verdikten sonra,

- Aslında gruba atmayı da düşünmedim değil hani. Ancak bu konuyu gruba açmadan önce sizinle paylaşmak ve özellikle sizin fikirlerinizi almak istedim. İletiyi size gönderdikten sonra bir an gruba mı yoksa yalnızca size mi yolladığıma da emin olamadım. Biraz utanarak itiraf etmem gerekirse bilgisayar konusunda diğer yaşıtlarım kadar becerikli ve usta değilim. Nedense bir türlü çok sıkı fıkı dost olamadık bu aletle. Hep biraz mesafeliyiz. Ben temel işleyişini biliyorum gerisini fazla merak etmedim, onun da zaten beni tanımak gibi bir derdi olmadı hiç. Oysa taraflardan biri daha istekli ve hevesli olsa eminim bugün daha yakın bir ilişki içinde olabilir, birbirimizin dilinden daha iyi anlardık.  Bilgisayar denen aleti mümkün olduğunca bilgiye ulaşmak için kullanmaktayım. Zaman zaman da daktilo yerine. Aslında layıkıyla kullanıldığında işleri çok kolaylaştırmakta. Ayrıca hızlı bir iletişim aracı olduğuna da şüphe yok. Telefondan sonra tabii ki. Neyse canım, bilgisayar kullanımı üzerine düşüncelerimi merak ettiğinizi pek sanmıyorum, ayrıca da çok ilginç ve kimsenin düşünmediği şeyleri söylüyor da değilim zaten. İşin gerçeği, benim de merak ettiğim bir şey var. Bu tarz derinlemesine sohbetleri bilgisayar üzerinden yapmak yerine yüz yüze yapmanın acaba tartışma ya da konuşma boyutlarına olumlu bir katkısı olur muydu?

Bu soruyu sormaktaki amacım tabii ki yüz yüze görüşme isteğini anlamaktı.

Bu arada üç sayfalık bir metnin ilk iki sayfasını yazmak için toplam bir saate yakın bir zaman harcarken, yarım sayfalık bir yazı için neden neredeyse aynı zamanı bilgisayar başında geçirdiğim önemli bir ayrıntıdır. İşin bilgi konuşturma kısmında, hızlı ve etkin bir zaman kullanımı söz konusu, ancak iş duygu ve daha özel bölümüne geldiğinde nedense her bir cümleyi beş kez falan kurup, bozup yeniden kurma ihtiyacı hissettim. Cümleyi kurup noktayı koyuyor sonra “sil” tuşuyla harf harf geriye gelip aynı cümleyi bu kez başka sözcüklerle yeniden deniyordum. En iyi cümleyi bulduğumda da, önceki cümleleri silerek yok etmiş olduğuma  seviniyordum.

Pek bir özenle yazdığım iletileri “gönder” tuşuna basıp yolladıktan sonra da “gönderilmiş” öğelerden seçerek sanki ileti bana gelmiş gibi ikinci bir gözle okuyordum, içim titreyerek: Ya bir hata yapmış yanlış ya da gereksiz bir laf etmişsem? Bir iki okumadan sonra rahatlayıp yanıtı beklemeye başlıyorum.

 
Üç ay önce:

İşten eve döner dönmez ayakkabılarımı bile çıkarmadan doğru odama koşuyor ve bilgisayarımı açıyor, iletilerime bakıyordum. Yatana kadar bilgisayar bağlantısını açık bırakıyor, arada  gelen iletilere bir daha göz atıyordum. Günde birkaç kez bu abuk davranışı tekrarlar olmuştum. İleti gelmemişse geri dönüp gönderdiklerimi yeniden okuyor ve içerisinde kendimi salak duruma düşürdüğüm herhangi bir kelime ya da cümle olup olmadığını bir kez daha kontrol ediyordum (sanki yapılabilecek bir şey varmış gibi o saatten sonra). Açıkçası pek yorucu bir hal almıştı bu durum. Ama nasıl olduysa kendimi bu davranıştan alıkoyamıyordum.

Böylece bir on beş gün geçti sanıyorum. Diğer yandan gruba da mail atmadığının ayırdındaydım. Bu da içimi rahatlatıyordu. Yani bilgisayarla haşır neşir olamayacak bir hali vardı besbelli. Derken bir gün, saat gece yarısını geçe, bilgisayar başında işimle ilgili önemli bir istatistiksel çalışma yaparken O’ndan bir mesaj geldi. Derhal mesajı açtım ve bir solukta iki sayfalık yazıyı okuyuverdim. Pek heyecanlanmıştım. Tahmin ettiğim gibi yurt dışında olduğundan yanıt verememiş, daha yeni vakit bulabilmiş falan filan…

- Bilgisayarın hayatıma ne kadar hızla girdiğini ve kısa bir sürede benim için ne kadar vazgeçilmez olduğunu size anlatamam. İster istemez pek çok işlevini öğrenmek durumunda kaldım. Hayatımı ne kadar kolaylaştırdı bilemezsiniz. Bu nedenle biz çok sıkı fıkıyız. Doğrusu etinden sütünden her bir işlevinden yararlanmaktayım. Bakın gecenin bu saati ve ben size ulaşabiliyorum, sizin haberiniz bile olmadan, siz bundan ne zaman isterseniz o zaman haberdar olacaksınız. Aslında benim “yarınım” sizin şimdiniz olacak. Bir zaman kayması söz konusu yani. Neyse, gece vakti bunlarla şişirmeyeyim kafanızı. Bakın, yüz yüze olsaydık muhabbet bir geyiğe dönüşebilecekti yani. Ve siz ister istemez bu geyiği ya dinlemek zorunda kalacak ya da geyiğe başka bir abuk subuk lafla katkıda bulunacaktınız. Oysa bu iletimi okuduktan sonra yazdıklarımdan istediklerinize yanıt verip istemediklerinizi de pekala yok varsayabilirisiniz ve ben bunun için asla bozulup gücenmem. Oysa yaptığım anlamsız esprilere gülmezseniz, yüz yüze bir durumdaysak bayağı alınabilirim hani….

 
O gece

İşi gücü bırakıp derhal bir yanıt yazıyorum. İletinin bilimsel kısmından ziyade “geyik” kısmına yanıt vermek geliyor içimden.

- Sizin şimdiniz benim de şimdim. Yatmadım, hâlâ ayaktayım ve gördüğünüz gibi iletinizden hemen haberdar oldum, aynı hızla yanıtlamaktayım. Yalnız, açıkçası, gecenin bu saatinde size bilimsel laflar yetiştiremeyecek kadar kafam başka şeylerle yüklü. “Geyik” durumu şu an bana hayli cazip geldi. İzin verirseniz geyikten devam etmek istiyorum. Yüz yüze olsaydık balıklama dalardım, geyiğe…İnanın esprilerinize de kahkahalarla gülmeye hazırım hani. Ne anlatırsanız fark etmez. Anlayacağınız, sizi fazla yormadan, yüz yüze olmaktan çekinmeyin demeye çalışıyorum, bu saatte. Gördüğünüz gibi yoğun çalışma temposu beyin kimyam üzerinde tahribat yaratmış. Gerçi bu dediklerimi, sakın başka bir zaman esprilerinize gülmezdim diye anlamayın, sadece durumumun vahametini ortaya koymaya çalışıyorum. Sanırım sizin de işleriniz yoğun. Böyle seyahatler falan yorucu oluyordur herhalde?

 …

- Aaa, on line bir geyikleşme oldu. Bu saatte ne yapıyorsunuz böyle bilgisayar başında. Sizin işiniz benimkinden daha yorucu olsa gerek. Ben bu saatte sadece gelen mesajlara yanıt vermekteyim, oysa siz bir de çalışıyorsunuz. Bayağı yoğunsunuz galiba,  ne tür espriler yaptığımı bile bilmeden gülmeye hazır olduğunuza göre, kimyanız hayli bozulmuş besbelli. Ancak, dikkat; Bu kadar uzun saatler çalışma insanın fiziğini de bozabilir (işte size geyik bir espriJ, bu gülme ikonunu da ekliyorum ki, hani çok çalışmaktan beyin dumur olup anlamadıysanız, bu bir espri ve burada gülünecek,  şu komedi dizilerinde arka plan gülme efektleri gibi). Beden dilini ikonlarla yazı diline sokuyoruz ama karşıdakine hakaret gibi bir şey, yani “sen şimdi burada ne yapacağını bilemezsin” gibilerinden…

O gece yaklaşık iki saat kadar yazıştıktan sonra birbirimize “siz” demeyi bırakıp “sen” demeye geçtik, medeni halimize dair bilgi alış-verişinde bulunduk, nerelerde çalıştığımızı, hangi yemekleri sevdiğimizi ve hangi restoranlara gittiğimizi ve daha pek çok şey. Hatta karşılıklı komplimanlar bile yapıldı. Bu kadar yazışma sonrasında neden buluşmayı talep etmediğini bir türlü anlayamadım. Ben de cesaret edemedim. Daha doğrusu cesaretten öte, yapmak istemedim. O istemiyorsa ben neden isteyim ki türünden bir düşünce hakimdi bana. Ya ona da böyle bir düşünce hâkimse?

* * * 

Bu yazışmalarımız yaklaşık iki buçuk, üç ay sürdü, aralıklarla. İşi gereği çok sık seyahat ettiğinden, ancak ayda birkaç kez yazışabiliyorduk. Ben bu süreçte, gelen mailleri her dakika kontrol etme gibi obsesif bir davranış sahibi oldum ve bu davranışı her gün devam ettiriyordum. O’ndan mesaj gelmişse, diğerlerini hemen atlayarak onun mesajını okuyor ve hemen yanıtlıyordum. Adeta kötü bir alışkanlık haline gelmişti. O’ndan ileti gelmemesi fikri bayağı canımı sıkıyordu. Sigara bağımlısı gibi, O’nun iletilerinin bağımlısı olmuştum. Bu kadar iç içe yaşadığım bir insanı fena halde merak etmeye başlamıştım. Kafamda onu canlandırmaya çalışıyordum. Tarzına uygun bir fizik oturtmaya uğraşmaktaydım. Onunla tanışma isteği her geçen gün daha fazla kafamı kurcalıyordu. Artık her iletimde bahseder olmuştum. O’nun benim kadar istekli olmamasına da çok bozuluyordum. En nihayetinde buluşma teklifimi kabul etti.

 
Bugün (yeniden)

Randevu saatine on beş dakika var. Çayımı yudumluyorum, bir yandan da gözüm kapıda. Bir erkeğin elinde çiçekle kapıdan içeri girmesini bekliyorum. Ya hayallerimdeki gibi biri değilse. Ya kafamda onun için tüm canlandırdıklarımı yok ederse. Oysa ben bu yazışma işini çok seviyorum. Sonrasında ya eski büyülü havası kalmayacak ya da daha bile hoş olacak. Aman, ne bileyim! Yandaki masadan bir dergi alıp sayfalarını karıştırmaya başlıyorum. Birden içime bir sıkıntı çöküyor. Ya gelmezse? Ya gelir de  hayal kırıklığına uğrarsam? Sevgilimden ayrılmış gibi olurum adeta. Saatime bakıyorum, yarıma beş var. Aman ne de dakikmişsin be kardeşim. Derken kapı açılıyor ve ben faltaşı gibi açılmış gözlerle kapıya bakıyorum. Bir çift giriyor, kıkırdayarak. Sinir oluyorum. Çantamı karıştırıyor, cüzdanımdan içtiğim çayın parasını çıkarıyorum. Saat yarım ve O hala ortada yok. Kendimi salak gibi hissediyorum. Aldatılmış, oynanmış. Bir yandan da diyorum ki, burası İstanbul, dışarıda trafik sıkışmış falan olabilir. Henüz randevuya gecikmiş sayılmaz ki. Ama ben yarım saat öncesinden gelebildim, O niye gelemiyor? Bu, randevumuza ve bana verdiği değeri gösterir. Zaten buluşmak için asıl ben çok ısrar etmiştim.

Ne aptalım yahu! Şu kendimi düşürdüğüm duruma bir bak? Sosyal çevresi cılız, yapacak başka bir işi olmayan, internette bir iki yazışmadan hemen etkilenen ve karşısındakini tanımak için yanıp tutuşan biri gibi mi algılandım acaba? Belki de şu köşeden sinsi sinsi beni seyredip eğleniyordur. “Salak salak” diye dalgasını geçiyordur. Çiçekle falan gelecekmiş. Ay ben ne saf biriyim! Ama neden böyle bir şey yapsın ki?

Hiç kalkışmamalıydım bu işe. Bırak o merak etsin. Hangi toplumda yaşıyorsun kızım sen? Bu toplumda “kaçan balık büyük olur”. O isteyecek, sen de nazlanacaktın. Balık gibi atladın görüşmek için. Tabii ağırdan alacak adam. Havalara girdi işte.

Nasıl kendimi gaza getirmişsem kitabı çantama koyduğum ve ceketimi giydiğim gibi fırlıyorum ayağa. Bir hışımla ilerleyip döner kapıya öyle hızla dalıyorum ki, kapının camlı kısmı, aynı anda karşıdan elinde çiçeklerle dönme kapıya girme gafletinde bulunan adamın kafasına daan diye çarpıyor. Neye uğradığını anlamayan zavallı adamın çiçekleri kapıya sıkışıyor, çiçeğin yaprakları bir yana dalları ayrı bir yana haşat oluyor. Erkek öyle bir öfkeyle dönüp bakıyor ki.. Aman Allahım!

Kızgınlıktan kocaman açılmış o üzüm buğusu yeşil gözleri hayatım boyunca unutmayacağım...

 F.ÖZGÜREL


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/11/2009 - komedi video

Kategori: VIDEO

comedy from sonsuzmektup on Vimeo.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/11/2009 - Bitişi olmayan şiir

Kategori: SIIR

Tak tak ayak seslerini aç köpeklerin işittiği bir yer vardır. Orası aynı zamanda 

yıldızların kaydığı yerdir de…

Buzul çağından kalma virüslerle sanal 

virüslerin oynaştığı düzlemi biliyorsunuz. 

Köpük kabuklarının



Ay parçasına dönüşmüş iç denizlerin

İç denizlerde yitmiş olan yıldızların en 

mahrem yerindeki kara parçalarının

Yağmur homurtularının

Ve homurtulu yağmurun

Buluştuğu bir yer vardır…

Sevgililerin ruhu orada

Kızgın tavada kaynayan yağın içine damlatılmış toplu iğne başı büyüklüğündeki bir asit kabarcığıdır: ortalığı velveleye verir sıçrayışları coşku dolu bir cümbüştür yağ kabarcıkları 

birbirine çarpıp hırçınlaşarak gazaba gelip 

kudurarak buluşur.

Sokak içleri mutlaka yağmurludur.

Ve mutlaka o kasabadan bir tren geçer.

Tren istasyonu

Kasabanın tam da orta yerindedir.

İtiraf edilmemiş aşka musap aşıkın trenden ineceği istasyon tam da bu kasabadadır. Ve 

sevgilinin evi istasyon civarındadır.

Filmin başladığı ve koptuğu yer…

Serseri aşık oralarda dolaşır.

Başından aşağıya yağmursuları boşalır.

Trençkotunun kirden kapkara yağ bağlamış dikiş yerleri yağmur suyuyla kabarmış yağmur suyunun incecik selleri aşığın boynundan aşağıya incecik derecikler halinde 

kayıp durmaktadır…

Sevgilinin evinin yakınındadır ya, bu her şeye bedeldir. 
Bütün bir ömür boyu o evin karşısındaki küçücük parkta, o parkın kanepesinde, bu yağmur üstüne kovayla boşalırken beklemeyi göze alabilir.

Orada ıslanarak, kahrolarak, mahvolarak şiirler terennüm etmek, söylenmemiş ne kadar şiir varsa hepsini bir anda, iç içe söylemek, 

söylediğini baştan sona bir kez daha tekrarlamak ve bütün tekrarları parçalayıp atmak

Parçalanmış şiir kağıtlarını uçsuz bucaksız denizlere savurup onlardan donanma yapmak

Donanmayı ağır aşklara refakatçi kılmak

Ve böyle böyle yolculuğu sürdürmek: 

beklediği budur.

Çocukluğun ilk aşkı ordadır, dilek

tutulur, parmak uçları birbirine dokunur

sonra bilgiçlikler delirmiş kan kanda 

topaklanan bilginin bilgisi seslenirsin imdat der gibi bir sabah vakti bilgin! bilgin!

Bilgin azizleşir muazzez aşkın toy sevgilisi olur.

Her aşk bir afet ve felaketse, her aşk bir belaysa.. aşıkı kovalar.

Aşık sevgilinin ardındaysa, bela da aşıkın ardındadır. Kovalar onu.
 Bitişsiz olarak, ölümsüz olarak, müebbede hükümlü olarak..
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/10/2009 - DUNYADA EN COK SEVILEN KISI diye bir oylama var....2010

Kategori: GENEL
DUNYADA EN COK SEVILEN KISI diye bir oylama var....2010 subatda sonuc belli olacak....10 kisi var bu oylamada aday...biride Peygamber Efendimiz (s.a.v)...oyunuzu kullanin vede bu mesaji baskalarinada yollayinki,bizim rehberimiz,efendiler efendisi......insanligin iftihar tablosu...Kainatin efendisi..  kimmis insanliga gosterelim..............sevgiler ve saygilar
 
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

30/10/2009 - Avustralya'lı genç kendisini dinleyenleri güldürdü...

Kategori: VIDEO

İşareti gördü ve Müslüman oldu VİDEO

Terör örgütü olarak bildiği İslam'ı semavi ve batıl dinlerle kıyaslayarak buluş hikayesini anlatan Avustralya'lı genç kendisini dinleyenleri güldürdü...

Oyla:
4 (1936)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

28/10/2009 - 120 (simema) kahramanlık öyküsü

Kategori: VIDEO
120 - Yüz Yirmi



Yapim : 2008, Türkiye
Tür : Dram / Savaş / Tarih
Yönetmen : Murat Saraçoğlu, Özhan Eren
Senaryo : Özhan Eren, Özhan Eren (Kitap)
Oyuncular : Cansel Elçin, Özge Özberk, Burak Sergen, Halil Kumova, Demir Karahan, Ahmet Uz, Emin Olcay, Oytun Öztamur, Misak Toros, İncilay Şahin, Yaşar Abravaya, Deniz Güngören, Alican Yılmaz, Kemal Ozan Çelik, Hakan Akman, Vefa Akman, Ümit Dereli, Saim Yılpaze, Muhammet Ersoy, Emre Törün
Yapimcı : Özhan Eren
Görüntü Yönetmeni : Mustafa Kuşçu
Müzik : Özhan Eren


Özet : 1914 yılı Haziran ayı…
O günler, ülkemizin büyük toprak kayıpları ve milyonlarca insanımızın da büyük perişanlıklar yaşamasına neden olan Balkan Harbi’nden henüz kurtulduğumuz günlerdir, yaralarımızı sarıp ülkemizi feraha çıkartmaya çalıştığımız barış günleridir.
İşte o günlerde henüz hayatının baharındaki Münire (Özge Özberk), lise müdürü olan babası Cemal öğretmen (Emin Olcay), kendisinden sadece birkaç yaş küçük olan iki erkek kardeşi Mehmet ve Mustafa’dan oluşan ailesiyle Van’da mesut ve mütevazı bir hayat yaşamaktadır ve nişanlısı Süleyman Teğmen (Cansel Elçin) ile çok yakında evlenecektir.
Fakat bu mutlu günler çok sürmez, Ağustos 1914’te Avrupa’da 1’nci Dünya Harbi’nin başlamasıyla birlikte ülkemizde de seferberlik ilan edilir. Varını yoğunu ordusu emrine veren halk, çocuklarını da askere gönderir, Süleyman Teğmen de cepheye gider.
Kasım 1914’te Rusların taaruzu ile harp ülkemize de sıçrar, Sarıkamış Harbi’nin başlamasıyla birlikte çatışmalar daha da yoğunlaşır. Sınır bölgesinde harp etmekte olan ve Süleyman Teğmen’in de yer aldığı Jandarma Tümeni’nden o günlerde Van’a gelen acil bir telgraf, süratle cephane yetiştirilmediği takdirde harbin ve Van şehrinin tehlikeye gireceğini bildirmektedir.
Ancak o günlerde Van karlar altındadır, hele şehrin dışında kar yüksekliği iki metreyi bulmakta, hayvanlar karlı dağları yürüyememekte, kağnı vs arabalar ise hiç işlememektedir. Yapılacak tek şey, cephaneyi 100 kadar yayanın sırtında nakletmektir. Ancak, şehirde resmî görevliler dışında, ihtiyarlarla kadınlardan başka çokaz sayıda “eli tüfek tutan erkek” kalmıştır; onlar da “TAŞNAK ÇETELERİ”ne karşı şehri ve ailelerini korumak için şehirde kalmak zorundadırlar… Akla gelen her çareye başvurulur, neticede, eğer kabul ederlerse bu yükü öğrenci çocuklarla göndermekten başka yapacak bir 
 olmadığına karar verilir


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/10/2009 - çıkmaz sokak: D.Marmasan

Kategori: DENEME


çıkmaz sokak


Günahımla öpüyorum gece bitkilerini, yarım gülüş, çıplak gamze...
Hayallerimi topladığım bavul saçıldı, gar kalabalığı , hazan gövdesi saatim...
Seni unutsaydım beklemezdim düş bozumu, hayalet gemileri. Ellerimi çamurlarla kaplayıp öz suyunla yıkanmazdım üçe beş kala...
Ellerim ağrılı, mevsim güz..
Tenimdeki tuz yağmur emaneti.
Bu sabah.. Vapurun taşıdığı bedenim dillenmiyor dalgalı anılarımdan, ceset gibi yıkıldım.
Öykü yazmak zor, ama iki kelimeyle başlıyor, sen. ben.
Yolculuklar yakıştırırım yeşerik parmak uçlarına düşlerinin..
Sızın damlıyor kirpiklerime..
Pranga.
Metal tadı, soğuk kadın imgeleri, gölgenden sapacak sokak yok bu akşam...
Yorma beni,
Susma...
Sessizliğin, gümüş hançer...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/10/2009 - Hadigari Cumhur (sinema)

Kategori: VIDEO
Hadigari Cumhur




Tür:Dram, Komedi
Yapım:2008 ~ Türkiye
Yönetmen:Harun Özakıncı
Senaryo:Harun Özakıncı
Yapımcı:Fırat Uğurlu
Görüntü Yönetmeni:Bünyamin Yaşar
Müzik:Barış Kırımşelioğlu
Süre:1 saat 30 dk
Gösterim Tarihi: 22 Mayıs 2009 (Türkiye)

Konusu:O zamanlarda adet olduğu üzere, babaları Cumhur”a dağ başındaki mandalin ve zeytin bahçesini bırakırken bataklık olduğu için o tarihlerde işe yaramayan denize sıfır araziyi Cumhur”un ablasına bırakır.
80”lerde yaşanan turizm patlamasıyla toprakların anlamı da değişmiştir. Artık aylak ama gözü doymayan Cumhur için ablasının ve eniştesinin otelini almak hayatının gayesi olmuştur.
Fakat o yaz pansiyona gelen üniversiteli Duygu Cumhur”a bir Bodrum dersi verecektir…
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

kelimelerle birlikte çimenlerin üzerinde takla atmakmış...

Kategoriler